“MEMLEKETTEN HABER”LER: VEDAT ŞORLİ KARARI, SEDEF KABAŞ VE CUMHURBAŞKANINA HAKARET

Memleketten Haber”lerle başlayalım. Hukukçular ve biraz bu konulara meraklı olanlar iyi bilirler; “Külliyat”ta üzeri tozlanmış, bir kenarda unutulmuş öyle yasalar veya o yasaların içinde öyle maddeler vardır ki zamanında bir gereklilik için çıkarılmış,  şimdi varlığını bilmediğimiz düzenlemelerdir. Acaba Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “Cumhurbaşkanını hakaret” suçunu düzenleyen 299’uncu maddesi de böyle bir madde olabilir miydi? Türkiye, “o maddeyi unutan bir ülke” olabilir miydi? Belki de fırsat 1932’de kaçtı. Belki şimdi 2 yıl 4 ay hapis cezası alan Sedef Kabaş için sevinirken bu ceza nedeniyle “ifade özgürlüğü” adına üzülmediğimiz için bu treni yeniden kaçırıyoruz.

Memleketten Haber (1)

“Hey anavatandan ayrılmayanlar

Bulanık dereler durulmuş mudur?

Dinmiş mi olukla akan o kanlar?

Büyük derelere varılmış mıdır?


Asarlar mı hâlâ Hakka tapanı?

Mebus yaparlar mı her şaklabanı?

Köylünün elinde var mı sabanı?

Sıska öküzleri dirilmiş midir?


(…)

Cümlesi bellî derler enelhak dese 

Hâlâ taparlar mı koca terese?

İsmet girmedi mi hâlâ kodese?

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?


Sabahattin Ali’nin, bu şiiri, 1932’de bir evde, “dost meclisi”nde okuduğu iddia edilir.  Daha doğrusu, şiirin bu halini okuduğu iddia olunur. Evde o sıralarda Sabahattin Ali’nin fikir ayrılıklarına düşmeye başladığı isimler de vardır: Yeni Anadolu Gazetesi’nin sahibi Cemal Bey,  gazetenin matbaa şeriki Remzi Bey ve diğerleri.

Şiir unutulur gidilir ama Sabahattin Ali’nin Yahya ve Remzi Bey’lerle ayrılıkları derinleşir. “Muhtelit Orta Mektep Almanca Muallimi” olan Sabahattin Ali, üyesi olduğu Muallimler Birliği’nde bu isimleri eleştirir; aralarındaki husumet artar.

Şiirli “dost meclisi”nin üzerinden 8 ay geçtikten sonra bir gün Sabahattin Ali’ye bir tebligat gelir: Evrakın gönderildiği yer, Konya Müddeiumumiliği’dir. Evrakın içeriği iddianamedir. Suç hanesinde, “Reisicumhura hakaret” yazmaktadır. Yargılaması Konya Asliye Ceza Hakimliği’nde yapılacaktır.

Uzatmayalım; Sabahattin Ali tutuklanır ve Konya Cezaevi’ne konulur. Oradan da “Aldırma Gönül”ü yazdığı ünlü Sinop Cezaevi’ne gönderilecektir. Önce tutukluluğuna itiraz eder ama aldığı cevap bugünkülere çok benzer. Mealen: Suçun vasıf ve mahiyeti… Tutukluluğa itirazın reddi.

Sabahattin Ali, suçsuz olduğunu savunmaktadır ve Asliye Ceza Hakimini ikna etmek için cezaevindeyken üst üste savunmalar, dilekçeler gönderir. Şahitlerin ifadeleri arasındaki çelişkilere dikkat çeker. Ne kadar da bugünkü tartışmalara benziyor değil mi?:

* “Asıl reisicumhura hakaret, onun ismini intikam aleti olarak kullanmaktır. Asıl devlet nüfuzunu kıran cürüm kendi şahsi intikamı için adliyeye hilaf-ı hakikat ihbarlarda bulunarak devlet kuvvetlerini bir masum aleyhine ayaklandırmaktır.” 

*“Eğer birine kızdığınız zaman iki şahit bulup o adamı mahkum ettirmek mümkün olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nde iki laf etmeye imkan kalmazdı…” 

*“Muhbir Cemal ve matbaa şeriki Remzi Beyler, benim okuduğum şiiri tarif ederek içindeki bazı isimleri değiştirmişler, bu şekilde Vahdettin’i kast eden ‘koca teres’ kelimesini reisicumhuru kasteder göstermek istemişlerdir.

Sabahattin Ali savunmalarıyla hakimi ikna edememiştir ve Konya Asliye Ceza Mahkemesi’nce “reisicumhura hakaret”ten 12 ay hapse mahkum edilir.

Sabahattin Ali” bu kez kararı temyiz ettiği, “Temyiz Mahkemesi Ceza Daire-i Aliyesine” yazmaya başlar ama temyiz merciinden de sonuç alamaz. Tam tersine temyiz mahkemesi Sabahattin Ali’nin cezasını 12 aydan 14 aya çıkarır. Cezası kesinleşir.

Sabahattin Ali’nin cezaevi yolculukları başlar: Önce Konya ve oradan Sinop Hapishanesi.

Sabahattin Ali Sinop’ta bir taraftan “Aldırma Gönül” derken bir taraftan da “Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine” mektup(2) yazar.

Başından beri okuduğu şiirin yargılamaya konu olan şiir olmadığını, değiştirildiğini savunan Sabahattin Ali, durumu özetledikten sonra Gazi Mustafa Kemal’a şöyle seslenir:

“…Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsî intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim. Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: 

‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekâleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. 

Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim.

Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933.

Konya Hapisanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Ortamektep Almanca Muallimi Sabahattin Ali”.

Sabahattin Ali, Reisicumhur Mustafa Kemal’den beklediği “af”tan da sonuç alamaz ve “yatmaya” devam eder. Ta ki 29 Ekim 1933’te, 14 aylık cezasının 10 ayını çekmişken “Cumhuriyet’in 10. Yıl Affı” ile cezaevinden çıkana kadar.


ŞORLİ KARARI VE BİZİM HALA KONUŞMADIKLARIMIZ

TCK’nın 299’uncu maddesi “külliyatta tozlanan” bir madde olsaydı bugün Cumhurbaşkanına hakaretten yürütülen yüzbinlerce soruşturmadan ve yargılanan onbinlerce sanıktan söz etmiyor olabilirdik. 2012-2014 yılları arasında açılan dava sayıları yüzlerle ifade edilirken 2014’ten 2020 yılına kadar soruşturma sayısı 160 bine, dava sayısı 35 bin 500’e ulaştı. Bu 8 yılda, 38 bin 600 kişi de Cumhurbaşkanına hakaretten yargılandı, 3 bin 625 kişiye hapis cezası verildi.

Hal böyle olunca bu binlerce davadan örnekler sıralamak mümkün olamazdı. Bu nedenle, birini örnek olarak seçtik. 

Çünkü o dava hem güncelliğini koruyor hem de kararlarının içeriği bugün tam da konuşmamız gerekenler: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Vedat Şorli kararı.

Karar, Sedef Kabaş cezaevine konulduğu günlerde AİHM 2’nci Dairesi’nce verildi. Kabaş’ın duruşması için “gün saydığımız” günlerde de kesinleşti. 10 gün önce.

Bu karar, Türkiye’de “Asliye Ceza Mahkemesi – temyiz mahkemesi – Anayasa Mahkemesi” sürecinden geçmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de Türkiye’nin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan ilk mahkumiyet kararı olmuştu. Üstelik AİHM, bu kararında “TCK’nın 299’uncu maddesi değişmeli” demişti.

Davanın sanığı Sabahattin Ali gibi bilindik bir isim değildi. İstanbul’da yaşayan bir vatandaştı: Vedat Şorli.

Vedat Şorli, Facebook hesabından iki paylaşımda bulundu. İlki bir karikatürdü. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama, kadın kıyafetiyle tasvir edilen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Tayyip Erdoğan’ı öpüyordu. Karikatürün Kürtçe yazılan konuşma balonunda Erdoğan, “Suriye’nin tapusunu benim adıma yapacak mısın kocacım” diyordu.

Şorli’nin ikinci paylaşımında, Erdoğan’ın resminin altında şu ifadeler yer alıyordu:

“Kandan beslenen iktidarınız yerin dibine batsın / Can aldıkça sağlamlaştırdığınız koltuklarınız yerin dibine batsın / Çaldığınız hayallerle yaşadığınız lüks hayatlarınız yerin dibine batsın / Başkanlığınız da, iktidarınız da, hırslarınız da yerin dibine batsın”

Vedat Şorli, bu paylaşımları nedeniyle 2 ay 2 gün tutuklu kaldı ve “Cumhurbaşkanına hakaret”ten 11 ay 20 gün hapse mahkum edildi. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildi. Sırası gelmişken bu “hükmün açıklanmasının ertelenmesi” nedir onu biraz açalım: Mahkeme sanığın o suçu işlediğinin tespitini yapar, o suç için belirlediği ceza miktarını da belirler ama sanığa, “5 yıl içinde trafik kazası ve benzeri gibi taksirli suçlar dışında suç işlemezsen bu hüküm ortadan kalkacak. Yeniden suç işlersen bu cezan hazır burada bekliyor” der. Şorli için de 11 ay 20 gün hapis cezası belirlendi ama kararın açıklanması 5 yıllığına ertelendi. Yani Şorli, hakkındaki “açıklanması ertelenmiş karar” kesinleşince bu nedenle tekrar cezaevine konulmadı. 

Yerel mahkemenin kararında da temyiz kararında da uzun uzun tartışmalar yapıldı: Uzun uzun cumhurbaşkanının devleti nasıl temsil ettiğinden, o makamın ne kadar özel bir yeri olduğundan söz edildi ve “Sanığın facebook hesabında paylaştığı içerikler, Cumhurbaşkanının onurunu, haysiyetini ve itibarını yaralayıcı niteliktedir” denildi.

Şorli, başının üstünde böyle bir kılıç sallanmaya devam etmesin ve beraat etmesi gerektiğini düşünerek Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Hani olur ya bu Yüksek Mahkeme “sanığın ifade özgülüğü ihlal edilmiştir” deyiverirdi. Olmadı. Yüksek Mahkeme de “başvurucunun başvurusu açıkça dayanaktan yoksundur” deyiverdi.

Vedat Şorli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yolunu tuttu. AİHM, Türkiye’deki siyasilere ve başbakan düzeyinde devlet yöneticilerine hakaret davalarına aşinaydı ama Türkiye’yi ilk kez “Cumhurbaşkanına hakaret suçu” karşısında tazminata mahkum edecekti. Sadece tazminata mahkum etse neyseydi, “Türk mevzuatını mahkum” ediyordu. 

AİHM, önce Türk yasalarındaki “hakaret” suçunu inceledi. TCK’nın 125’inci maddesinde genel olarak hakaret suçu düzenleniyordu. Ceza üst sınırı 2 yıldı. Hatta bu madde, hakaret suçunun kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı işlenmesi halinde cezanın bir yıldan az olamayacağını da içeriyordu.

Bir taraftan da ayrıca TCK’nın 299’uncu maddesinde “Cumhurbaşkanına hakaret” suçu vardı ve cezasının üst sınırı 4 yıldı. Suç alenen işlenirse bu 4 yılı da geçebilirdi. AİHM, 299’uncu maddede “Cumhurbaşkanına hakaret” suçunun ayrıca düzenleniyor olmasını eleştiriyordu. Mahkeme “bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmadığını daha önce de defalarca vurguladım. Özel bir suç yasasıyla artırılmış koruma ilke olarak Sözleşme’nin ruhuna uygun olmaz” diyordu ve devam ediyordu: 

“Sonuç olarak Mahkeme (AİHM), suç teşkil eden konularda Cumhurbaşkanına daha fazla koruma sağlayan özel bir hüküm kapsamında başvurucuya cezai bir yaptırım uygulanmasının Sözleşme’nin ruhuyla bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, şikâyete konu olan tedbirin meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve Sözleşme'nin 10. maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli olma şartını karşılamadığı kanaatindedir.”

AİHM’nin, “Bunca gürültü, kıyamet niye? Vedat Şorli bir gün bile cezaevine girmeyecekti ki, hakkındaki hükmün açıklanması ertelenmişti” diyenler için de söyleyecekleri vardı:

“Mahkeme, tutuklama kararının -Hükümet tarafından belirtildiği üzere infaz edilmemiş olsa bile- başvurucu aleyhine başlatılan ceza yargılaması bağlamında verdiği caydırıcı etki göz önüne alındığında, başvurucunun cezai mahkûmiyetinin yanı sıra, başvurucuyu beş yıllık bir denetimli serbestlik süresine tabi tutan hükmün açıklanmasının geri bırakılması prosedürünün sonunda, başvurucunun ifade özgürlüğü hakkının kullanmasına müdahale teşkil edebileceğini varsaymaktadır.”

Vedat Şorli kararı çıktıktan sonra birkaç gazetede “AİHM’den Türkiye’ye cumhurbaşkanına hakaret nedeniyle ilk mahkumiyet” başlıklı haberlerle konu oldu geçti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Vedat Şorli’nin ertelenmiş cezasına rağmen Türkiye adına endişe duyarken iç kamuoyundan, muhalefetten, “cumhurbaşkanına hakaret suçunun Şorli kararındaki tespitler doğrultusunda yasadan çıkarılması” yönünde güçlü bir ses çıkmadı. Ta ki Sedef Kabaş bir gece yarısı soruşturmasıyla tutuklanıncaya kadar. Anca o aşamada CHP “Cumhurbaşkanına hakaret TCK’dan çıkarılsın” diye bir yasa teklifi hazırladı. Ne de olsa Kabaş’ın tutuklanması popüler konuydu ve bu konuda “bir şeyler yapmak” gerekirdi.


KABAŞ’IN TAHLİYESİNE SEVİNİRKEN “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ” İÇİN ÜZÜLMEMEK!


Gelelim bugüne…

90 yıl önce bir “muallim” çıktı, “Memleketten Haber”leri okudu; “Reisicumhura hakaret”ten mahkum oldu. Asır değişti, devir değişti sosyal medya diye bir şey çıktı, bir vatandaş tuttu bir karikatür paylaştı; “Cumhurbaşkanına hakaretten mahkumlar” ordusuna katıldı.

Bir gazeteci çıktı bir Çerkez atasözünü, çekine çekine ve yumuşatarak, “Büyükbaş bir hayvan bir saraya girdiği zaman o kral olmaz. O saray ahır olur” dedi. Bu sözler o gün kimsenin dikkatini çekmedi. Kaç gün sonra o ülkenin Cumhurbaşkanı, bir sanatçıya yönelik olduğu bilinecek şekilde “o dili koparma görevi”nden söz etti.

Aynı gün o ülkede bir gazete, Çerkez atasözünü söyleyen gazeteci için savcıları göreve davet etti. O ülkenin Adalet Bakanı çıktı, o kadın gazeteciye “had bildirdi”.  Ve savcılar gece yarısı harekete geçti, gazeteci gözaltına alınıp tutuklandı.

O Gazeteci, Sedef Kabaş’tı ve 49 gün cezaevinde kaldıktan hakimin karşısına çıktı. Hakim kendisine “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan 2 yıl ay 4 ay hapis cezası verdi. Mahkeme cezayı veya hükmün açıklanmasını ertelemedi. İnfaz Yasası’na göre Sedef Kabaş bu ceza kesinleşse bile artık cezaevinde kalmayacak, cezası şartlı salıverilmeyle infaz edilecekti.

Ve o ülkede çoğunluk, tahliye kararını “özgürlük şarkıları”yla karşıladı . Gazetecinin avukatı dahil çok kişi “Sedef Kabaş özgür” diye sonu gülümseme emojili twetler attı. O ülkenin muhalif bir kanalı haberi, “Sedef Kabaş yeniden özgür” başlığıyla duyurdu.

Sedef Kabaş kendisi için, O’nu yalnız bırakmayanlar da Kabaş için sevindi. Haksız bir tutukluluğun sona ermesine karşı haklı bir sevinç! Kimse şunun için üzülmedi, kaygılanmadı:

“İfade özgürlüğü”nün boynunda 2 yıl 4 aylık hapis cezası kararı asılı duyuyordu. Sedef Kabaş, cezası kesinleşse bile artık cezaevine girmeyecekti. Elbette bu olumlu bir durumdu ama o karar onandığı gün “ifade özgürlüğü” Kabaş’tan ayrılıp cezaevine konulacaktı.

Şimdi “bir gün bile cezaevine girmeyecek olan” Vedat Şorli için, “Başvurucu hakkında, hükmün açıklanmasının 5 yıllığına ertelenmesi kararı verilmiştir. Bu karar bile başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına müdahale teşkil eder” diyen AİHM yargıçlarına, “ülkem için boşuna kaygılanmayın” mı diyeceğiz?

Türk aydını Sedef Kabaş’ın tahliyesine sevinmenin yanında, “ifade özgürlüğü 2 yıl 4 ay hapse mahkum edildi” diye kaygılanmadığı sürece, Türkiye yarın farklı bir ülke olabilir mi?

-----------------

Alıntılar: 

(1) Sabahattin Ali, Mahkemelerde, Yapı Kredi Yayınları

(2) Murat Bardakçı, Habertürk, 10.08.2018, Habertürk Gazetesi

Önceki ve Sonraki Yazılar