GİDERLERSE GİTSİNLER

Gezi olayları, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan olağanüstü hâl uygulamasına bağlı KHK’lar ve üzerine gelen ekonomik krizle birlikte memlekette yaşanan göç dalgası uzun zamandır devam ediyor.

Osmanlı’nın son yıllarından, bugüne kadar devletin bir şey talep eden vatandaşına tepkisi genelde “Dur hele cezanı ödemeden nereye gidiyorsun” veya “Giderlerse gitsinler” şeklinde oldu.

Çok fazla rakamsal bilgi içinde boğulmadan memleketin büyük göç dalgalarına bakalım.

1915’ten sonra Ermeniler gitti. 

1920’lerde ve 1950’lerde mübadele ve 6-7 Eylül olaylarıyla Rumlar gitti.

1960’larda Varlık vergisinin yarattığı travma ve Arap-İsrail savaşından sonra İsrail’in kazanmasıyla birlikte Yahudiler gitti.

1980’lerde solcular, Aleviler, Kürtler ve Süryaniler gitti.

Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kitabındaki tanıma uygun bir millet kitlesi istiyordu yöneticilerimiz. Bazen Türklük yanı ağır basan, bazen Müslümanlık damarı ağır basan ama hep Türk Sünni Müslüman bir TSM korosu istiyorlardı.

2002 yılına geldiğimizde siyasal İslamcılar Avrupa sosyal demokratlarını bile geride bırakacak bir dil tutturdular.  Bu yeni dil İslamcı sosuyla siyaseten kaskatı kesilmiş Güneydoğu’dan Karadeniz’e, oradan İç Anadolu bozkırlarında bile kendine karşılık buluyordu.

Türkiye’nin ana kütlesini oluşturan TSM korosu kazanılan her seçimden veya referandumdan sonra LGBT hareketine bile teşekkür edecek kadar incelmişti. Bu dili başta yadırgasa da sıradan Anadolu insanı adeta bir İsveç sosyal demokratı feraseti gösteriyordu.

Arka arkaya Kürt, Roman, Alevi, Ermeni açılımları yapılıyor, 1 Mayıs Taksim’de kutlanıyordu. Ekonomik veriler memleketin 3-5 yıl arka arkaya yüzde 5’in üzerinde büyüdüğünü gösteriyordu.

Sonra işler Gezi olayları, cemaat-AKP iktidar kavgası ve çözüm sürecinin rafa kaldırılmasıyla tersine dönmeye başladı. 3. Milliyetçi Cephe diyebileceğimiz bir koalisyon ülkeyi demir yumrukla yönetmeye başladı.

Ekonomi tepetaklak dibe doğru giderken iktidara düşmanlar lazımdı.

Kadrolu düşman olarak Kürt siyasal hareketi hemen sahneye alındı.

HDP’nin binlerce üyesi ve yöneticisi hapse atıldı.

Cadı avının yarattığı rüzgarla, cemaati memleketin resmi tarikatı yapan muhalif siyasi hareketlermiş gibi, tüm muhalifler devlet, belediye ve ticari hayattan uzaklaştırıldı.

Bu kısır döngü içinde ortalık siyasetçiliği Twitter fenomenliği sanan milletvekilleri ile doldu.

Gerçek bir muhalefet inşa edilemedi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla Saray'da kadın muhtarlarla buluşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasında şöyle diyordu:

"En az alan doktor ne alıyor dedim, '8-9 bin' dediler. En fazla alan ne alıyor dedim, '25-30 bin' dediler. Özel sektör çok veriyormuş, oraya gidiyorlar. Açık konuşuyorum, varsın gidiyorlarsa gitsinler.”

Bu rakamları herhangi bir döviz kuruna çevirmeyi size bırakıyorum ama naçizane şunu söyleyeyim; en yüksek dediği maaş herhangi bir batı ülkesinde asgari ücret ancak ediyor, hatta bazılarında etmiyor bile.

Alman Doktorlar Dergisi'nin yaptığı listeye göre, doktorlar yılda ortalama olarak Avustralya’da 135 bin, Danimarka’da 155 bin, Almanya’da 79 bin, Fransa’da 71 bin, İngiltere’de 100 bin, Hollanda’da 105 bin, İsviçre’de 190 bin, ABD’de 185 bin Euro kazanıyor.

Mesele yalnızca para da değil tabii ki… 36 saatlik nöbetler, yüzlerce hastanın bir günde görülmesi gibi devasa sorunlar var.

Cumhurbaşkanının bu açıklamasından sonra diğer bazı (Sezen Aksu meselesi) konuşmalarında olduğu gibi AKP önde gelenleri telaşla söyleneni ‘sahih olmayan hadis’ gibi açıklamaya çalıştılar.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, “Cumhurbaşkanımızın konuşması ve tavrı kendisine hastır. Halk diliyle konuşur" dedi. 

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Babamız biraz sinirli, sizi seviyorum çocuklar” tadında bir mektupla yeni Sezen Aksu krizini toparlamaya çalışır gibi 14 Mart Tıp Bayramı öncesi doktorlara mektup gönderdi.

"Zor zamanlarda hekimlik yapan ve bir taraftan mesleğinin gereklerini yerine getirmeye çalışırken öte yandan hekimlik hizmetinin daha iyi şartlarda yapılabilmesi için düşünen bütün arkadaşlarıma içten selam ve saygılarımı sunuyorum" diye yazdı.

İçten içe mektubunun bizzat Cumhurbaşkanı tarafından boşa düşürülmesi için dua ederken Erdoğan tarihi dönüşlerinden birini daha yaparak "Bu ülkenin hekimlerine hem vefa borcu hem ihtiyacı vardır, istikametlerini yeniden kendi ülkelerine çevireceklerini umuyorum" diyerek Fahrettin Koca’ya rahat bir nefes aldırdı.

Memlekette uzun zamandır muhalefete nefes aldırılmıyor.

Aldırılacak tek nefesin muhalefete beklenmedik bir özgüven getireceği İBB seçimleriyle görüldü.

Onun için en ufak bir itiraz bile “Hainlik” torbasına atılıyor ve itiraz eden öfkeli kitlelerinin önüne linç edilmek üzere atılıyor.

1900’lerin başında başlayan etnik, mezhebi ve siyasi kitle göçlerini mesleki göçler takip ediyor.

Her gün yeni bir araştırma yayınlanıyor. Gençler, eğitimli beyaz yakalılar başta olmak üzere insanlar ülkeyi terk ediyor ya da terk etme planları yapıyor.

Ve bunların hepsinin altında yatan nedenin aslında memlekette 100 yıldır yeşermeyen demokrasi eksikliği ısrarla inkâr ediliyor veya görmezden geliniyor.

Soru basit aslında: Ülkeden umudu olan bir insan neden doğup büyüdüğü ülkeyi terk eder?

Dersim 38 katliamında tüm yakınlarını kaybeden ve keman çaldığı için askerlerin “Bizi eğlendirir, bunu öldürmeyelim” dediği Sılo Qiz bile yeteneğinden dolayı hayatta kalmıştı.

Bugün ise ne yeteneğin olursa olsun tek seçenek var: Ya biat et ya git.

Böyle sert bir örnek vermek istemezdim ama memlekette kimlik inkârı ve herkesi kendine biat ettirme rejimi mesleki nefrete kadar inmiş durumda.

İktidarın gayri resmî gazetelerinden Yeni Akit’in hakkını arayan doktorlar için “Beyaz önlüklü zorbalar” manşeti atmasına niye şaşırıyoruz ki?

"Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır” diyen profesörlerin YÖK yöneticisi bir ülkede yaşıyoruz.

Meselenin en başına yeniden dönecek olursak. Sırrı Süreyya Önder’in Meclis’te anlattığı o trajik fıkrada dediği gibi “En başta o Ermeni’yi dövdürmeyecektik.”

Hakkını arayanın kolaylıkla hain ilan edilme geleneği bu topraklarda 100 yıldır form değiştirerek devam ediyor. Etnik, dini, mezhebi veya mesleki….

Ermeniler gittiğinde taş evlerimiz çöktü, Yahudiler gittiğinde üstümüz başımız ipekten çul çaputa döndü, Rumlar gittiğinde soframızın tadı kaçtı, Aleviler gittiğinde kimyamız bozuldu…

Doktorlar gittiğinde ölürüz.

Türkiye'de, gelişmiş Batı ülkeleri ile kıyaslandığında dahi, sağlık sistemi nasıl olursa olsun, fedakarca çalışan ve kaliteli bir doktorluk mesleği var. 

Pandemide camlara çıkıp onları minnet ve şükranla alkışladığımızı hemen unutmayalım.

"14-15 Mart'ta; Bizi duymazdan, görmezden gelip yok sayanlara karşı emeğimize, mesleğimize, geleceğimize hep birlikte sahip çıkmaya; bütün ülkeyi önlüklerimizin beyazına boyamaya!" diyerek greve giden doktorlara ve sağlık çalışanlarına destek olmak bir vatandaşlık görevidir artık. 

Onların gidişi başka bir grubun gidişine benzemez.

Önceki ve Sonraki Yazılar
MEHMET DEPREM Arşivi
SON YAZILAR