BURAK SOYER
Sistemin “kapatmaları”nın öyküleri: “Çatırdayan Kafatasları”
Belçikalı gazeteci-yazar Roger Van de Velde’nin hapishanelerdeki akıl hastalıkları için ayrılan koğuşlarda yaşadıklarını öyküleştirdiği kitabı “Çatırdayan Kafatasları”, çoğu neden orada olduğunu bilmeyen insanların gerçek hikâyelerini anlatır.
Bir toplumun, siyasi olsun ya da olmasın, yaşadıkları o toplum üzerinde “oynama” hakkını kendinde gören “elit”leri, kendilerinden olmayanı sevmezler, sevmediler, sevmeyecekler. Bu, dil, din, cinsiyet, ırk gibi “öteki” farklılıklarından başlayıp, totalde sınıf meselesine bağlanan bir durumdur. Düzenin işleyişinden nemalanlar kendilerini, kaynaklarını küstürmemek adına “ötekiler”i, “öteki” oldukları için cezalandırarak, çarkın dönmesini devam ettirmekle yükümlü sayarlar. “Deliler” de elbette bu kategoriye girer. “Ruh Sağlığı ve Akıl Hastanesi” adlı “tımarhanelerde”, “elitlerin” düzenine “normal” olarak devam etmek için “tımar” edilirler. Hayatlarının bir bölümü “NAL”lanmakla (“NAL’lamak”, isimlerini unuttuğum ilaç isimlerinin baş harflerinden oluşan, tımarhanelerde, hastaları “mala bağlamak”, yani, bu “dünyayla” bağını kesmek için hastane görevlileri arasında kullanılan bir terimdir) geçirdikten sonra “iyileşip” huzur ve güvenle dolu toplum içinde aynı huzur ve güvenin devamına ayak uydurmak üzere salıverilirler.
Hapse de atsanız, darağacına da gönderseniz düşünceyi yok edemezsiniz
“Normal” insanlar da “deliler”den korkarlar. Korkulacak haklı sebepleri de vardır elbette ama bir insan, kendi rızasıyla değil, bahsettiğim “elitler” tarafından “deli” olarak yaftalanıyorsa, bu, “normal” insanlarda garip bir çekicilik de uyandırır. “Arzunun ‘o’ tuhaf” “öznesi” olan deliler genellikle düşüncelerinden dolayı düzenin tekerine çomak soktukları için fişlenir ve “tımar” edilirler. Ama bu onları daha da “çekici” hâle getirir. Burada “elitlerin” anlamadıklarıysa şudur: Düşüncelerinden dolayı “tımar” edilmesine karar verilen bir kişiyi hapse de atsanız, tımarhaneye de tıksanız, darağacına da gönderseniz düşünceyi yok edemezsiniz. Neden tarihin en büyük edebi “delisi”, 29 yılını hapishanede, 13 yılını da tımarhanede geçiren Marquis de Sade’ın en sert eserlerinden biri olan “Yatak Odasında Felsefe” hâlâ en çok satan kitaplar listesinde yer alıyor? Ya da faşist Mussolini tarafından, onun yönetimini eleştirdiği için 1926 yılında hapse atılıp 1937’deki ölümüne kadar parmaklıklar ardında kalan, pek çok Marksist düşünürü etkileyen Antonio Gramsci’nin meşhur eseri “Hapishane Defterleri” neden tekrar tekrar basılıp okuyucuya ulaşıyor? Üstelik Gramsci’nin davasının savcısı, “20 yıl bu beynin işleyişini durdurmalıyız!” diye malumu ilan etmişken…
Bir ”deliden” korkan yöneticiler…
Tarih, böyle “vaka”larla dolu. Bizzat “elitlerin” eliyle, yuvarlak hesap kapitalizm diyelim, hayatı mahvolmuş insanlardan biri de Belçikalı yazar ve gazeteci Roger Van de Velde. 1925 yılında Belçika’da doğan, 1947 yılında başladığı gazetecilikte, siyasetten sanata, spordan güncel olan ne varsa yazdığı eleştirel yazılarıyla dikkat çeken de Velde, 1948 yılında geçirdiği bir rahatsızlığı nedeniyle midesi delinince kendisine doktor tarafından verilen ve sonradan etken bir uyuşturucu madde sınıfına alındığı için başta ABD olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde yasaklanan Palfium’a bağımlı olunca, bunu temin ederken yakalanıp 1961’den itibaren hayatının farklı dönemlerinde 6 yılını çeşitli cezaevlerinin akıl hastalarına ayrılmış hücrelerinde geçirir.
İçeride yazdıklarını dışarıya göndermesi kesinlikle yasak olan Roger Van de Velde, bazen sigara paketlerine bazen de reklam broşürlerine yazarak, bunları görüşe gelen karısına verir ve böylelikle ilk kitabı “Galgenass” 1966 yılında o içerideyken yayımlanır. Bu durum Belçika’da öyle bir panik yaratır ki; Van de Velde’nin yazması kesin olarak yasaklanır. Daktilosuna el konur. Çünkü Van de Velde, psikiyatri koğuşunda tutukluların maruz kaldığı kötü muameleyi ve genel olarak bu politikaları topa tutmuştur.
Düzenin aynası olarak “deliler”
2 Nisan 1970’te serbest kalan ve yeni bir rehabilitasyon programına başlamasına günler kala, 30 Mayıs 1970’de aşırı doz Palfium yüzünden hayatını kaybeden Van de Velde’nin ölümünden bir yıl önce yayımlanan ve yazarın başyapıtı olarak nitelenen kitabı “Çatırdayan Kafatasları”, Türkiye’de de Siren Yayınları’ndan Gül Özlen çevirisiyle okurla buluşmuştu. Önceki metinlerinin üzerine birkaç kat daha çıkarak, kendisinin hapishanedeki tımarhane koğuşunda yaşadıklarını öyküleştirdiği “Çatırdayan Kafatasları”nda Van de Velde, görüp yaşadıklarının dışında, bu tecrübesinin içine dahil olan insanlık onurunu yerle bir eden şartları da aktarırken, yazdığı öykülerdeki “karakterler”in içinde bulunduğu durum da aslında topyekûn bu düzeninin politikasına ayna tutar.
Bu koğuşlar neden orada olduğunu bilmeyen insanlarla doludur. Kimi, öz kızına tecavüz edip öldüren bir caninin suçlamasıyla oraya kapatılmıştır, kimi Birinci Dünya Savaşı’nda bacağıyla beraber aklını da kaybetmiştir, kimi de Van de Velde’nin “Yunan Gary Cooper” olarak nitelediği bir tutsakla arasında geçen diyalogda dediği gibi, “Ben suçlu değilim. Sadece fakirim, hepsi bu. Param yok, ailem yok, hiçbir şeyim yok. Suç mu bu?” Evet, tam olarak bu yüzden oradadır “Yunan Gary Cooper”. Çünkü sistem için bir insanın hiçbir şeyinin olmaması kadar büyük bir suç yoktur. Çünkü o insanın sistemden alacağı hiçbir şeyi yoktur! Hak, adalet, özgürlük dışında…