Suriye’nin kolonizasyonu

Rusya, İran ve Türkiye Astana süreci denen ve Suriye’deki savaşa çözüm bulmak için BM gözetimindeki Cenevre görüşmelerine paralel bir diplomatik görüşme süreci başlatmışlardı. Bunun son toplantısı Tahran’da yapıldı ve Türkiye’nin Suriye’ye yeni bir operasyon düzenlemek için bu iki ülkenin yeşil ışık yakıp yakmadığı sorusu gündemi belirledi.

Bir süredir Ukrayna savaşının gölgesinde kalan Suriye’deki savaşa eğilmek gerekiyor. Aslında Suriye savaşı küresel siyaset açısından Ukrayna savaşından daha fazla önem taşıyor. Ukrayna savaşı küresel bir vekalet savaşıyken ve tek boyutlu ilerlerken, Suriye savaşı 1945 sonrası dünya tarihinde görülmemiş ölçüde bir çok boyutlu çatışma dinamiği taşıyor. Bu yazıda Suriye’nin bir yandan küresel güç çekişmesi/emperyalizmin hedefi olurken, öte yandan bu çatışmaya dahil olan her aktörün el altından anlaşarak kendi hesabını gördüğü bitmeyen trajedisi üzerinde duracağım.

SURİYE’NİN ÖNEMİ NE?

Suriye Ortadoğu’da Soğuk Savaş döneminden itibaren Sovyetlere yakın olup bu bağı sürdüren tek ülke konumunda. Arap Baharı sürecinde ayaklanma yaşanan ve buna direnerek ayakta kalan tek rejim, son Baasçı, İran’ın müttefiki, İsrail’in, Lübnan’ın, Irak ve tabii Türkiye’nin komşusu. 2011 sonrası Suriye dünya sisteminde aynı anda birçok farklı çatışma dinamiğini bir arada yaşayan, bir tür şiddet laboratuvarına dönüştü. 2014’ten sonra IŞİD’in yani İslam Devleti’nin başkentine ve hatta geçen yıla kadar hala arta kalan IŞİD liderlerine ev sahibi olmak gibi bir özelliği vardı.

Ülkenin bir kısmı dünyanın en radikal İslamcı örgütü tarafından yönetildi, bunların arta kalanları hala İdlib’te Türkiye’nin bir tür koruması altında bulunuyorlar. Suriye aynı anda hem Şii ve Sünni silahlı grupların birarada bulunduğu, Türkiye, İsrail, İran, ABD, Rusya, uzaktan Suudi Arabistan ve Katar’ın hepsinin bir ucundan dahil olduğu, yer yer kuvvet kullandığı, nüfuz siyaseti çerçevesinde paylaştığı bir ülke haline geldi. ABD’nin ortak tatbikat yapmak üzere geçici asker gönderdiği Gürcistan’ın saymazsak, dünyada ABD ve Rusya’nın birlikte asker bulundurdukları başka bir ülke ve savaş alanı yok.

SURİYE NEYİN KURBANI?

Suriye yalnızca ABD değil Rusya, İran, Türkiye gibi ülkelerin de güçlerini test ettikleri, bölgesel/ küresel güç iddialarını üzerine inşa etmeye çalıştıkları bir ülke. Bir kez ülkede otorite sarsılınca, 2010’larda küresel sistemdeki bütün sorunlu alanların yansıdığı bir coğrafya haline geldi. İşin ironik yanı Esad rejimi yıkılsaydı da Suriye’de istikrar olmayacaktı, ayakta kalınca da aynı şey oldu. Rejim yıkılsa bu kez Libya ile Yemen arası bir çatışma dinamiği hakim olacak, doğacak otorite boşluğu hem ülkedeki farklı gruplarca doldurulacak, onların uzantısı olan Türkiye ve İran yine devreye girecekti. Suriye’nin bu koşullarda bir kaçışı yoktu.

Bu haliyle Suriye hiçbir aktörün tam olarak hakim olamadığı bir tür stratejik kondominyum haline getirildi. Bazen çatışma bazen de ABD ile Rusya’nın siyaseten örtük, fiiliyatta ise hava sahasının açık bir şekilde paylaşılması uzlaşısında olduğu gibi pozisyonlarını belirledikleri ortak emperyal çıkarların av sahası oldu.

ABD AÇISINDAN

Yaygın söylemin aksine Suriye ABD’nin son 30 yıldaki en başarılı hamlesi. Geçmişte tek bir asker sokmasının imkan dahilinde olmadığı bu ülkeye istediği gibi yerleşti, Suriye’yi pasifize etti, bir özne olarak Ortadoğu denkleminden düşürdü. Rusya’nın Ortadoğu’da kendisine bağlı ve bağımlı tek müttefikini, Türkiye gibi NATO üyesi müttefiki ve son dönemde keşfettiği PYD/SDG ile, el altından desteklediği çeşitli radikal gruplar aracılığıyla hem istikrarsız hale getirdi hem de toplamına bakarsak ülkenin yüzde 40 kadarını kendisi ve müttefikleri aracılığıyla dolaylı olarak kontrol edebilir hale geldi. Baasçı, küreselleşmeye entegre olmamış, Rusya ve İran’a yakın bir ülkeye istediği gibi asker sokabiliyor, gerekirse diğer müttefiki Türkiye’ye yer açıyor, ülkenin kuzeyinde PYD ile işbirliği içinde kontrol sağlarken, güneyde Tanaf’da İran’ın Lübnan hattını kesebilmek için ayrıca bir üs tutuyor.

Esad yönetimi, ABD’nin iradesini test etmek için üzerine askeri birlikleri gönderdiğinde Şubat 2018’de Amerikan savaş uçakları daha konvoy yoldayken yok etti. ABD kendi ülkesindeymiş gibi bu ülkedeki üsleri ve Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında istediği gibi asker sevkiyatı yapıyor, bazen Suriye ordu birlikleriyle karşılaşıyor, işgalci bir güç olarak onların yanından sakince geçip gidiyor. Böyle bir durum dünya tarihinde yaşanmadı.

Afganistan ve Irak ile karşılaştırıldığında hem asker kaybı, hem bulundurduğu asker sayısı (binin altında) hem de ekonomik maliyeti son derece düşük bir stratejik kazanım. Şu an Suriye’de yeni anayasa kabul edilip çatışmalar tamamen sona erse bile bu ülkenin ekonomik ve siyaseten düzlüğe çıkmasının maliyeti çok yüksek. Bunu Rusya ve İran’ın üstlenmesinin imkanı yok. ABD şu an bütün askerlerini çekse bile Suriye’de deklere ettiği ama gerçekleşmesi için çaba göstermediği Esad’ın devrilmesi dışındaki hedeflerine ulaşmış, Suriye’yi zayıflatmış, İsrail’i rahatlatmış olmanın kazancını cebine koymuş olacak.

RUSYA AÇISINDAN

İlginç bir şekilde genel olarak baktığımızda Rusya da kazananlardan. Evet, müttefiki zayıfladı ama Rusya öncelikle dünyaya desteklediği bir rejimi ayakta tutan bir güç olduğunu gösterdi. Putin Kırım’ı ilhakından bir yıl sonra 2015’te Suriye’deki çatışmalara askeri olarak müdahil oldu, küresel güç mücadelesindeki yerini sağlamlaştırmaya çalıştı. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Tartus’taki limanı Akdeniz’deki 5. Filoları için kullanıyorlardı. Bu ayrıcalık Rusya ile de devam etti, hatta liman genişletildi. Rusya ayrıca Lazkiye yakınlarında Hmeymim hava üssünü 49 yıllığına kullanmak üzere 2015’te bir anlaşma imzaladı. Buraya S-400 füze sistemlerini yerleştirerek geniş bir alanı radarla tarama imkanına kavuştu. Bu üssü aynı zamanda Libya, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde çoğu Wagner grubunun faaliyetleri olmak üzere askeri operasyonlar için de kullanmaya başladı.

İktisadi olarak da Rusya, Esad yönetimine sağladığı destek karşılığında petrol, elektrik, tarım gibi alanlarda yatırımlar yapmak için girişimde bulundu ve Rus şirketleri Suriye iş çevreleriyle işbirliğine girdiler. Bu türden girişimler Rami Makluf gibi Suriye’nin en zengin işinsanlarıyla bağlar kurmasına kadar derinleşti. Rus Soyuzneftegaz şirketi Suriye kıyısında petrol ve gaz arama hakkı için 25 yıllık sözleşme yaptı. Rusya, hükümet ve iş çevrelerine nüfuz ederken, kendisi de pay koparmaya çalışan İran ile rekabet halinde bulunuyor.

Rusya bir yandan sağladığı askeri destekle Esad rejimini ayakta tutarken ve İran ile Astana süreci başta olmak üzere yakın ilişkiler geliştirirken, öte yandan Mısır, BAE, Suudi Arabistan ve İsrail ile gayet yakın ilişkiler kurmayı ihmal etmedi. Özellikle Putin’in Netanyahu ile geliştirdiği, Erdoğan tipi kişisel bağlar dikkat çekiciydi ve medyaya yansıyan haberlere göre Netanyahu, zamanında Trump ile Putin arasında yakınlık kurmak için çaba göstermişti.

Daha önemlisi İsrail’in rahatça Suriye hava sahasını ihlal ederek bazen Suriye ordusuna ait tesis ve mühimmat depolarını ama çoğunlukla Hizbullah ve İran’ın Devrim Muhafızları mevzilerini vurmasına, F-35 savaş uçaklarıyla Suriye’yi aynı zamanda gerçek bir tatbikat sahası olarak kullanmasına göz yumuyordu. S-300 ve S-400 ve diğer gelişmiş hava savunma sistemlerinin bulunduğu ülkede ya bu sistemler çok yetersiz ya da İsrail ile İran’ın etkisini azaltmaya dayalı bir üstü örtülü anlaşma yapıldı. Yalnızca 2021’de İsrail’in Suriye hava sahasına girip 200 civarında hedefi vurduğu düşünülürse, tek bir uçağın bile füzeyle düşürülmemiş olması manidardır.

İRAN AÇISINDAN

İran Ortadoğu’da çatışmadan beslenen bir güç. Ekonomik ve askeri koşul ve imkanlarını zorlayarak Yemen’den Lübnan’a coğrafi olarak çok uzun bir hatta daha çok Şii’lik üzerinden siyaset yürütüyor, çatışmalara dahil oluyor. Şii Hilali yaratma çabası olarak da görülen bu siyasette Suriye kritik bir yere sahip. Bu yüzden İran, Suriye’de çatışmalar başlayınca Kasım Süleymani öncülüğünde önce kendi ordusundan askerleri ama zaman içinde Irak, Afganistan ve Pakistan’tan Şii militanları Suriye’ye gönderdi. İran’ın Suriye’den iktisadi fayda sağlama konusunda pek de başarılı olamadığı, kesin rakam vermek mümkün olmasa da birçok kaynağın milyarlarca dolarlık bir maliyetten bahsettiğini belirtmek gerek. Bu konudaki en ciddi girişimi Basra Körfezinden başlayan oradan Bağdat’a ve Suriye sınırındaki el Kaim şehrinden Şam ve Lazkiye’ye uzanarak bu şehirleri birbirine bağlayacak Basra-Lazkiye demiryolu projesiydi. Ne var ki, İran’ı Akdeniz’e bağlayacak bu eski ve iddialı projede henüz somut bir yol alınmış değil. Yine, İran siyasi nüfuzunu artırmak için Rusya ile girdiği rekabette yeterince etkili olamadı. Daha önce değindiğim gibi Rusya İsrail ile anlaşarak İran’a yakın grupların vurulmasına göz yumuyor. Hem ABD ve İsrail hem de diğer Arap ülkeleri Rusya’yı, Suriye’de İran’ın etkisini sınırlandıran bir güç olarak görüyorlar. Bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki, Arap yönetimleri Rusya’nın Ukrayna savaşı yüzünden Suriye’den asker çekme ve bu boşluğun İran tarafından doldurulması ihtimalini büyük bir kaygıyla takip ediyorlar.

Suriye 2010’lar boyunca küresel ve bölgesel güç mücadelesi ve emperyalist mücadelenin Ukrayna savaşına kadar başlıca sahası oldu ve olmaya devam ediyor. Türkiye dahil bütün komşu ülkeler ve ABD ile Rusya bu ülkedeki çatışma ve gelişmeler üzerinden siyaset yürüttüler. Suriye’nin istikrarsızlığı, hepsinin bir şekilde işine geldiği için devam ediyor. ABD ve Rusya aslında Suriye üzerinden küresel siyasette yeni bir modeli denediler. Çatışma dinamiğinden birbirlerinin ayağına basmadan kendi paylarını alabilmek de mümkün oluyordu. Bunu Ukrayna gibi bölgelere taşıyabilir

Türkiye’nin bu süreçteki yerine çok değindiğim için burada yinelemeye gerek yok. Ama hem savaşın ve istikrarsızlığın çıkışında olmasa bile, ağırlaşmasında çok ağır bir sorumluluğu olduğunu biliyoruz. Türkiye de bir yandan PYD, Kürt koridoru, bölünme korkusunu öne çıkarırken, zayıflamış, istediği gibi operasyon düzenleyebildiği, vekalet savaşını deneyimlediği, ordusunu deneyimli tutmasına yarayan bu krizden bir şekilde beslendi.

Zayıf bir Suriye, Rusya’ya daha çok tabi oluyordu, Esad Putin karşısında edilgen bir konuma düşmüş, kendi ülkesindeki ziyarette Putin’in arkasından yürümek zorunda kalmıştı. Suriye Rusya için Akdeniz’e açılan kapı oldu, savaş Rusya’nın bölgede kalıcılaşmasını sağladı.

ABD için, Batı sisteminin dışında kalmış, Rusya ve İran müttefiki olan Suriye’nin kendi içine çökertilmesi, egemenliğinin kağıt üzerinde kalması, istediği gibi operasyon düzenleyebilmesi, İsrail için sorun olmaktan çıkması gibi avantajlar sundu. Hem de çok düşük bir maliyetle. Rusya Esad’ı ayakta tuttuğu, ABD ise ülkenin doğusuna yerleştiği, petrol sahalarını kontrol ettiği için durumdan memnundu.

İran ise Suriye üzerinden artık Lübnan’a daha rahat ulaşabilir hale gelmişti. Devrim Muhafızları Hizbullah ile Suriye üzerinde yan yana gelebilmişti, Rusya ve Türkiye ile birlikte Suriye’nin geleceğinde söz sahibi bir ülke olmuştu.

Suriye’de bir tür stratejik düzlemde yürütülen bir emperyalist mücadele yürütülüyor. Suriye’ye angaje olan bu ülkeler buradan ekonomik bir fayda sağlamadılar, asıl beklentileri bu olmadı. Hatta, değişen ölçülerde bu angajmanın maliyetini üstlendiler. Ülke hukuken bölünmedi ama fiilen parçalandı. Batısında Lazkiye ve çevresi ile kısmen kuzeyde Rusya, yine ülkenin kuzeyinde Türkiye, Fırat’ın doğusu ve güneyde sınırlı bir alanda ABD kendi nüfuz alanlarını oluşturdular. İran ise bulduğu her boşluğu doldurmaya çalışıyor.

Suriye yalnızca çok aktörlü bir vekalet savaşı yaşamıyor, aynı zamanda birbirini kollayan, ne yaptığını anlayan ama güvenmeyen, kollektif ve son noktada mümkün olduğu sürece orada kalmak ve soruna kalıcı bir çözüm bulmamak üzerine anlaşmış güçlerin hedefi olmuş durumda. Esad yönetimi de bu durumun farkında ama bunu değiştirebilecek güç ve imkanı yok. Belki de daha yıllarca olmayacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar