Yaşam ölüyor, yaşam sürüyor

Felaketin, yıkımın, kapitalizmin getirdiği krizlerin hâkim olduğu bir zamanda yaşıyoruz. İster istemez zamanın sıkıntısı metinlere sızıyor. Bu durum kurmaca açısından zor bir yan taşıyor. Çünkü muhatabınızla aynı çağı paylaşıyorsunuz ve okura yaşadığı, tanık olduğu zamanın içinden sesleniyorsunuz. Bu nedenle anlatıya sızan ve katlanması zor olan gerçekliğin yeniden üretimi, okura başka ihtimal veya kaçış alanı bırakmadığında, metnin de anlam kaybı yaşaması doğal oluyor. Peki, kurmaca hem yaşanan zamanı anlatıya taşıyıp hem de okura farklı olasılığı olan bir dünyayı nasıl anlatacak, yazı neyi kurtaracak? Bu zor bir soru fikrimce. Mesela, bir edebiyat metni okura, yaşadığı dünyanın gerçekliğini düzelterek, onu pürüzsüz hale getirerek sunarsa bu sorunlu bir durum yaratabiliyor çünkü bu pürüzsüzleştirme, sorumluları gizlemek anlamına gelebiliyor. Sadece duyguların alanından bir anlatı kurgulandığını düşünelim, bu sefer romantize etme tehlikesi ortaya çıkıyor ve gerçekliğin manipüle edilmesiyle karşılaşabiliyoruz. Elbette bunlar her zaman böyle olur anlamına gelen kesin yargılar değil sadece nasıl anlatılır hakkında düşünme çabası.

Richard Flanagan’ın “Gündüşlerinin Yaşayan Denizi” adlı kitabını okurken bir yandan kafamda oluşan sorulardı bunlar. Flanagan, her gün yok olan türlerin, sönmek bilmeyen yangınların, birbirine karışan mevsimlerin, dumanla kaplanmış nefes aldırmayan gökyüzünün kısacası, iklim değişimi nedeniyle yaşanabileceği öngörülen tüm felaketlerin gerçekleştiği bir atmosferden sesleniyor okura. Öngörülen gerçeklik desek de aslında çok uzak olmadığımız, yaşadığımız zamanın kapitalizm kaynaklı sorunlarının göz ardı edilemeyeceği bir çağı, şimdiyi anlatıyor yazar.

Peki, Flanagan bu gerçekliği bize kurmacanın imkânını kullanarak nasıl anlatmış. Yazarın anlatma biçimine baktığımızda şöyle bir durum seziliyor, gerçekliği daha ileri seviyeye taşıyarak anlatmak. Neden gerçek üstü diyemiyoruz çünkü bence olabilecekleri anlatmaya bu kavram tek başına yetmiyor artık, en azından hissiyatım bu yönde çünkü metinde bu gerçeğin daha ileri boyutunun ne olabileceğini düşünmek zorunda kalıyoruz.

Kitapta anlatılan hikâyede, ilk başta bahsettiğimiz gibi iklim kaynaklı sorunların öne çıktığını görüyoruz ancak yazar bu atmosferde yaşayan bir aile anlatısıyla meselesini kesiştiriyor. Flanagan, iki hikâyeyi karakterlerin bedenindeki bozulma ve eksilmeyle bir araya getiriyor. Doğanın bedeniyle, insanın bedeninin ortaklaştırılması denebilir belki buna çünkü karakterlerin en belirgin özelliği, yaşadıkları yerde yok oluşun en derin hâli yaşanırken, onların da farklı şekillerde yok oluşa sürüklenmesi ve bu durumun genellikle bedende bozulma ve eksilmelerle açığa çıkması.

Yaşatma işkencesi

İnsan türü için öleceğini bilerek yaşamanın sıkıntısının belirleyici olduğundan çok sık söz ediyoruz. İnsan, ölümü aşmak için çabalayıp duran, ölümsüzlük arzusuyla Tanrısını bile kurban etmeye yeltenen, kendisi dünyanın efendisi olarak tahayyül eden bir tür. Bunu yaparken, teknolojinin yardımıyla sonsuzluğa kavuşacağını, “ileriye” doğru iyiye gideceğini varsayıyordu, tıbbın yardımıyla bedeninin deforme olmasını önleyip, ölümden kurtulacağına bile inandı tüm bunların getirisiyle insan türü dışında kalan varlıklar ya deney malzemesi ya da kapitalizmin kâr nesnesi olarak dünyada varolabildi.

Bana kalırsa Flanagan’ın metninin katmanlarından birini bu ölümsüzlük isteğinin getirdiği yıkım oluşturuyor. Yazar bu durumu ailenin annesi üzerinden anlatıyor. Dışarıda doğanın yıkımı sürerken anne rahatsızlanıyor seksen yedi yaşında. Üç çocuğu onun tedavisiyle ilgileniyorlar. Metnin zaman kurgusu tıbbın epey “ilerlediği” yaşatmak için sonsuz olanakların olduğu bir dünya tahayyül ediyor. Çocuklar bencilce bir yaşatma arzusuyla annenin ölümüne izin vermiyorlar. Anne ölümü arzulamasına rağmen onu günlük yirmi yedi ilaç alarak, pek çok farklı makineye bağlı bir yaşama mahkûm ediyorlar. Bir çeşit ölüme meydan okuma duygusunu onun üzerinden hayata geçiriyorlar, bu öldürerek yaşatmak gibi durum oluşturuyor. Onlara göre; “her şey ölümden daha iyiydi ve ölümü alt etmek gerçekten de bütün meseleydi-tek mesele.”

Yazar, şöyle bir çelişkiyi düşündürüyor dışarıda tamamıyla biten bir yaşam var ve aile bireyleri arada telefondan sosyal medya aracılığıyla durumdan haberdar olup, konuyla ilgili paylaşım yapıp, sonra rutine geri dönüyorlar. Bir yanda ölümlülüğünü kabul edemeyen bir türün yaşlı bir bedeni adeta işkenceyle yaşatması diğer tarafta dünyadaki tüm türlerin yokluğun eşiğine geldiği bir hayat. Bana kalırsa bu iki hikâyede şöyle bir bağlantı var, kendi ölümsüzlüğünü ararken kaybolan, dünyaya ve parçası olduğu doğaya yabancılaşan bir türün, insanı ölümsüzlüğe ulaştırma kaygısıyla gerçekleştirdiği edimlerin, dünyayı yok oluşun eşiğine getirmesiyle kendi yokluğunu var etmesi.

Bu anlatıda dikkat çeken bir diğer durum uygulanan tedavi yöntemlerinin hastayı bir şekilde hayatta tutmayı başarması ama bu hayatta tutmanın bedelinin, bedenin bozulması olarak karşımıza çıkması. Tedavinin iyi anlamının tersine işlemesi, “ilerleme” değil bir çeşit “gerileme”yle yaşamda kalma durumu. Burada şöyle bir alt metin var fikrimce, insan ölümlü doğasına isyan ettikçe bir bozulma ortaya çıkıyor, anne kullanılan tüm sağaltma yöntemlerine rağmen bir makine gibi işlemez hale geliyor, insana has olan o bedenden çıkıyor. Bu da şunu gösteriyor, türümüz kendi bedeninin gerçekliğinden uzaklaştıkça dünyadaki diğer yaşamlara da uzaklaşıyor. Dünyanın bedenini bozarken aslında kendi bedeninin oluşunu bozmuş oluyor.

Her şey eksilirken, insan da eksiliyor

Dünya eksilirken insan da eksiliyor bu anlatıyı görebildiğimiz karakter Anna. Bir mimar olarak yaşamını sürdüren Anna, annesinin sonu ne olursa yaşaması gerektiğini düşünen kardeşlerden biri. Onun ölüm arzusuna şiddetle direnen, hayatta kalması için her türlü bağlantısını devreye sokan, kişisel yaşamında sorunlar yaşayan bir karakter. Anna annesini hayatta tutma çabası verirken bir dönüşüm geçiriyor, parmağıyla başlayan, diziyle ve göğsüyle devam eden, sonrasında bedeninin farklı yerlerine yayılan bir eksilme yaşıyor. Anna hiç acı sızı duymuyor bu eksilmelerden, ne yaşanmış bir kaza var ne de kan. His yok. Gittiği doktor da durumu fark etmiyor ama Anna onun tek kulağının yok olduğunu görebiliyor.

Flanagan bizi bu karakterle sanrılı bir dünyaya sokuyor. Böylece gerçekliğin belirsiz alanına geçiyoruz. Çünkü Anna’nın yaşadığı değişimi kimsenin fark etmemesi, okura bu durumun onun sanrıları olduğunu düşündürüyor başlangıçta. Ama metnin şu cümleleri meseleyi başka şekilde düşünmeyi de sağlayabilir: “Sosyal medyasına gömüldü. Kaygıya yönelik bir makale. Yeni banyo modalarıyla ilgili bir tane. Kalan bütün suyu bir kömür madenine tahsis edildiğinden kurumak üzere bir kasabayla ilgili bir tane… Beyaz eşyalar, elbiseler, ayakkabılar, kozmetikler, komplolar attığı tvitte ön bahçesinde kanguruların nasıl yattığını ve can çekiştiğini kuraklığın ağır çekim bir orman yangını olduğunu yazan çiftçi… Beğen, paylaş arkadaş takip et güncelle.”
Bir yok oluş evreninin içinde yaşıyor metnin karakterleri; kuraklık, yangınlar, yok olan böcekler, bitkiler metnin atmosferi bu açıdan solastalji hissini yani iklim değişimi kaynaklı kederi arka planda okura hissettiriyor, en azından kendi okumamda bunu hissettiğimi söyleyebilirim. Ama karakterlerde bu hissi göremiyoruz, her şey olağan bir seyirde akıp gidiyor tıpkı alıntıladığımız kısımda, “yeni banyo modalarıyla” ilgili paylaşımın ardından, “kurumak üzere olan bir kasaba”dan bahsedilmesi gibi, yaşam ölüyor, yaşam sürüyor.
Bu nedenle metinde, Anna’nın geçirdiği dönüşümün normalmiş gibi kimse tarafından fark edilmemesinin, bu olağanlaştırmanın, gerçeklikle sadece sosyal medya üzerinden kurulan bağın, dünyada yaşananların insanlar tarafından bir “sanrı” gibi algılanmasının göstergesi olarak işlediği de söylenebilir.

Başka bir yaşam olasılığı

Flanagan başka bir yaşam olasılığını nasıl sürdürüyor? Bu soru yine bir karakterle cevabını buluyor fikrimce. Metnin karakterlerinden Lisa Shan, turuncu karınlı papağanları kurtarmaya çalışan bir bilim insanı. Anna ile yolları bir uçak yolculuğunda kesişiyor. Lisa Anna’nın parmağının yok olduğunu fark eden tek kişi. Bu bize ne anlatır? Lisa yok oluşun farkında; insanlığın gerçeklikten tamamen koptuğu, onunla sadece ekran üzerinden ilişki kurabildiği bir evrenden bakmıyor dünyaya. Yazar bana kalırsa dünyada başka bir yaşam olasılığını böylece canlı tutmuş oluyor, her şey ölüyor ama biri var turuncu papağanların yaşaması için çaba gösteren, gerçeğin içine dalıp yaşamı oradan tutmaya çalışan.

Richard Flanagan Sia Kitap tarafından, İrem Sağlamer çevirisiyle basılan, “Gündüşlerinin Yaşayan Denizi” adlı kitabında, dünyada her an gerçekleşebilecek felaketlerin olduğu bir evren yaratıyor. Karakterlerinin hikâyeleriyle, insan türünün dünyadaki bozulmanın, eksilmenin dışında kalamayacağını, ekrana hapsolmuş gerçekliğin dışına çıkmamanın sanrılı bir dünyaya hapsolmak anlamına gelebileceğini, kurduğu yok oluş evreninden anlatmaya çabalıyor.

Metinde de söylendiği gibi, “öykülerin başka bir yerde bulamayacağımız bir şeye götürmesi gerekmiyor mu? Yeterli olmazdı, elbette. Ama belki bir şey olurdu.” Belki bir şey olur, bu nedenle anlatmanın imkânını yaratmak hâlâ önemli fikrimce.

Önceki ve Sonraki Yazılar
EMEK EREZ Arşivi
SON YAZILAR