SAMİM AKGÖNÜL

SAMİM AKGÖNÜL

Ah şu gurbetçiler yok mu?

Sosyal medyada sık sık rastlıyorum. Avrupa ülkelerinden gelen Türklerle sokak röportajları yapılıyor. Türkiye’yi çok sevmelerine kızılıyor. Neden dönmüyorsun zaman sorusuna verilen cevaplarla alay ediliyor. Şiveye gülünüyor. Avrupa’da yaşayıp da nasıl bu kadar Avrupalı olmamalarına şaşılıyor. “Bunlar bizi temsil etmiyor” hissi dalga dalga yayılıyor. Hem rahatlatıcı (ben böyle değilim) hem de rahatsız edici (beni de böyle sanıyorlar) bir duygu beyinlerde bir algı paradoksu yaratıyor. “Şekerim Fransa’da beni hep İspanyol sandılar, Türk olduğuma hiç inanmadılar, zaten oradaki Türkleri görsen, hepsi köylü”.

Türkiye’den bakıldığında, Avrupa’da yaşayan, orada doğmuş, büyümüş, sosyalleşmiş Türkiye kökenlilerin nasıl görüldüğü çok ilginç bir konu. Fransa’da yaşatan bir Türkiye kökenli göçmen olarak, bu bakış açısının ne kadar çarpık, ne kadar araçsal, ne kadar “yukarıdan” olduğunu görebiliyorum. Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenliler çoğul kimliklere sahip insanlar, her birey gibi. Ne 'gurbetçi'liğe indirgenebilirler ne Türklüğe ne de Müslümanlığa.

Söz konusu sokak röportajları bir yana, diaspora hakkındaki devlet söylemi Türkiye’den bakıldığında dış Türkler kavramında sanılanın aksine dişe dokunur bir değişiklik olmadığını göstermekte. Bilindiği gibi “Dış Türkler” kavramı ırk ve din olarak anlaşılmak kaydı ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Türkler için kullanılagelmiştir. Aman sakın vatandaşlık vs demeyin zira Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan etnik Türk Müslümanlar “Dış Türkler” potasına rahatlıkla alınırken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da etnik olarak Türk ya da dinsel olarak Müslüman olmayanlar bu gruba dahil edilme onuruna erişemiyorlar.

Kavramın siyasi erk ve toplum (ve dolayısıyla medya) tarafından algılanışı aslında net bir biçimde 1983 Anayasası’nın 66. maddesinde görülebilir.

Bu maddenin ilk iki cümlesi şöyledir : “Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk'tür.” İlk cümlede Türkiye’de yaşayan etnik olarak Türk olmayanlar anayasal zorlamayla Türklüğe dahil edilirlerken ikinci cümlede Türkiye dışında yaşasa da etnik ve dinsel olarak “Türk” anne ve/veya babanın çocukları gene etnik ve özellikle dinsel olarak Türklüğün içine alınmaktadır. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsalar da, hatta ve hatta Türkiye’de doğup büyümüş olsalar da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan örneğin Rumlar ya da Ermeniler ve hatta kimi kesim için Kürtler “Dış Türkler” kavramına dahil edilmezler. Türklük kavramının etnik bir kavram değil anayasal bir kavram olduğunu savunanlara sorulabilecek en güzel soru Fransa’da yaşayan binlerce Türkiye vatandaşı Ermeni’yi “Dış Türkler”in içine dahil edip etmedikleridir.

Dar gibi görünen bu kavramın kapsama alanı aslında siyasi görüşe ve konjonktüre göre değişebilir. Kimi durumlarda 'Dış Türkler' Osmanlı tortusu Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da bulunan Türkleri kapsar. Bazen bu grubun içine etnik olarak Türk olmayıp da millet sistemi çerçevesinde Müslümanlıktan ötürü Türklük içinde eritilebilen Pomaklar, Çerkezler gibi topluluklar da dahil edilebilir. Irksal yaklaşım daha da genişletilerek “Dış Türkler” grubuna Türklükle ya da Türkiye vatandaşlığı ile göreceli bile olsa bir ilişkisi olmayan topluluklar da katılabilir.

Hatta kavram kargaşası o kadar ileri gider ki “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” gibi resmi bir kurum bile kurulabilir ya da 2009 tarihli, Türk Vatandaşlığı Kanunu (n° 5901) Türk soylu yabancılar” kavramını hukukileştirebilir.

Elbette 1960’lardan itibaren Batı Avrupa’ya yönelik Türkiyeli göçü Dış Türkler kavramının genişlemesine vesile oldu. Özellikle 1974-1975’ten sonra işçi göçünün yerleşik düzene geçmesi, bir taraftan beyaz elit tarafından “Almancı” betimlemesiyle küçümsenip diğer taraftan sermaye ve tasarruf transferleri sayesinde el üstünde tutulmaya çalışılan bu grubu “Dış Türkler”in temel bileşeni haline getirdi. Aşağı yukarı yirmi sene boyunca ilgilenilmeyen bu topluluk(lar) 1980 cuntasından sonra “her şeyi kontrol etmeye talip baba devlet” görüşü içinde çerçevelenmeye başlandı. Bu çerçeveleme özellikle “kötü yollara sapmamaları” amacını güdüyordu. Elbette bu kötü yolların başında da bir taraftan sol oluşumlar diğer taraftan da muhalif dinsel yapılanmalar geliyordu.

Fakat asıl tehlike Batı Avrupa’da yaşayan Türklerin asimile olmaları, Türklüklerini unutmaları (!) ve Türkiye’ye sadakatlerini zayıflatmalarıydı. Bu yüzden de bir taraftan bu gruplara basın yayın, Türkiye’den gönderilen öğretmenler ve imamlar aracılığı ile Türklük propagandası yapılırken, diğer taraftan da herhangi bir çoğul aidiyet içine girmelerinin önüne geçilmeye çalışıldı. Sağlamlıklarından şüphe duyan ulus devletlerin alışılagelmiş refleksi ile, özellikle Avrupa’da doğan nesillere “Sürekli Birinci Nesil Stratejisi” uygulandı. Avrupa’da doğan Türk asıllı çocukların da Türkiye’ye en az Türkiye’den gelenler kadar bağlı olmasını amaçlayan bu strateji Avrupa Türkleri tarafından da içselleştirildi ve uygulamaya konuldu.

Çoğul aidiyeti kötü bir şey gibi görme önceleri hukuki aidiyet değiştirilmesi, yani yaşanılan ülkenin vatandaşlığının alınması konusunda da uygulandı. Vatandaşlık değişikliği ya da çifte vatandaşlık, on yıllarca Türkiye hükümetleri tarafından tehlikeli bulundu. Yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını alan Türklerin Türklüklerinden taviz verecekleri, sadakatlerinin zayıflayacağı düşünüldü. Sadece ve sadece Türk olmaları istendi.

Açıkçası bu politikada 2000’lerden itibaren bir değişiklik olduğu söylenebilir. Küreselleşmenin getirdiği bir rahatlama ile Türkiye yetkilileri Avrupa Türklerinin artık asimile olamayacakları kanaatine erdiler, Avrupa ile ilişkilerde bu toplulukların lobi faaliyeti yapmalarına karar verdiler, bu yüzden de yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını almaya teşvik etmeye başladılar.

Ancak sonuçta gene de bu topluluklar, bir araç, Türkiye Cumhuriyeti’nin emrinde şöyle ya da böyle faydalanılabilecek gruplar olarak görülmeye devam etti. Diğer bir deyişle 1980’lerde Türkiye vatandaşı olarak görev yapmaları uygun görülen neferler 2000’leden sonra Fransa ya da Almanya vatandaşı olarak görev yapmaya çağrılmaktalar. Ekonomik krizde öngörülen çözümlerden birinin “gurbetçi tasarrufları” olması, hatta bu (acıklı) gurbetçi edebiyatının dahi hâlâ varlığını koruması, duygu sömürüsü eşliğinde pompalanan Türkiye’nin neferleri (elçileri) fikri, anavatan tarafından bu gruplara bakışta kökten bir değişiklik olmadığını gösteriyor.

Bir de 2014’den beri uygulanan yurtdışında yaşayan Türkiye vatandaşlarının Türkiye seçimlerinde oy verebilme hakları var ki, 'dış Türklerin' Türkiye’deki imajını daha da çetrefilleştirdi. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar