Irak işgali petrolle ilgili değil!

ABD’nin Irak işgali üzerinden tam 20 yıl geçti. Bu açık bir emperyalist işgaldi ve Ortadoğu coğrafyasında yarattığı etkiler halen devam etmekte. Bu yazıda işgalin “Irak petrollerine el koymak için yapıldığı” şeklindeki yerleşik söylemi sorgulayacağım. Buradan yola çıkarak 2000’li yıllara gelindiğinde yani küreselleşme koşullarında emperyalizmin değişen anlamını Irak işgali ve petrol konusu üzerinden yeniden tartışacağım. ABD’nin işgal öncesinde dile getirdiği demokrasi götürmek, Irak’ı özgürleştirmek ve kitle imha silahları bulunduğu iddiaları üzerinde durmayacağım, bunların gerçekle ilgisi olmadığı zaten ortada. Tartışmayı birbiriyle içiçe geçmiş dört argüman üzerinden yürüteceğim. İlki, işgalin petrolü ele geçirmek için yapılmadığı. İkincisi, daha geniş bir bağlamda, işgalin o dönemin jeopolitik koşullarında, kapsamlı bir stratejik hamlenin parçası olduğu. Üçüncüsü, işgalin ekonomi ve enerji boyutunun klasik emperyalizmden farklı olarak küreselleşme mantığına uygun bir şekilde seyrettiği, diğer bir deyişle Irak’ı iktisadi olarak küreselleşmeye açmaya yönelik olduğu, petrol ve doğaz gazdan bütün küresel şirketlerin faydalandığı. Dördüncüsü ise, işgalden 20 yıl sonra bu savaşın kazananının Çin olduğunu savunacağım.

Irak İşgali ve Yeni Bir Ortadoğu İnşası

Irak işgali ABD açısından daha geniş bir küresel stratejinin ürünüydü ve Irak ile sınırlı değildi. İşgale eşlik eden iki strateji vardı ve bunlar eş zamanlı yürütüldü. İlki Afganistan ve Irak işgalleriyle ABD o dönemde Doğu Avrupa ülkelerini de NATO’ya dahil ederek uzun bir karasal hattı kontrol etmeye başladı. 1990’larda gevşemiş, geri plana düşmüş olan toprak temelli küresel güvenlik konusu öne çıkarıldı. İkincisi, bölgede Batı’ya yakın ülkelerde otoriter rejimler yerine içsel meşruiyete sahip ılımlı İslamcılara siyaset alanı açılacak ve seçimler yoluyla iktidara gelmelerine imkan tanınacaktı. Batı sistemi dışında kalan, küreselleşme sürecine dahil olmamış ve 2000’lerde hala Arap milliyetçiliğini ve devletçiliği savunan, Rusya’ya yakın Irak, Suriye (Baasçılar), Libya ve kısmen Yemen gibi, rejimlerin tasfiye edilmesi ve bunların zayıf ve istikrarsızlık içinde tutulması. Türkiye’de BOP olarak bilinen ılımlı İslamcılığın desteklenmesi politikası işlemedi ve terk edildi. İkinci boyutu olan küreselleşme/kapitalizm dışında kalmış ülkelerin zayıf ve istikrarsız tutulması, böylece ABD müdahalelerine açık kalması politikası ise başarılı bir şekilde işlemeye devam ediyor.

Burada İsrail faktörü de rol oynadı ama ABD’nin Ortadoğu politikasını tıpkı petrol gibi bir tek İsrail’in güvenliğine indirgemek de bölgeye dair analizleri sığlaştırıyor. Irak işgali bu genel stratejinin bir parçasını oluşturuyordu.

Neden Petrol Değil?

Irak işgalinin petrol için yapıldığı görüşü hem sağ hem de sol bakış açısından hakim bir görüş haline geldi. Özellikle ilk başlarda bu görüşü destekleyecek çok veri vardı. Bush ailesinin petrolcü geçmişi, başkan yardımcısı Dick Cheney’in Halliburton petrol şirketiyle ilişkisi vs. Ayrıca ABD, dev enerji şirketleri, Irak petrolü denklemi çok kestirme bir analiz kolaylığı sağlıyordu. Savaş sonrasında bazı önde gelen ABD’lilerin petrolü işaret etmeleri de bu algıyı güçlendirdi.

Oysa, kapitalizmin işleyiş mantığı tek bir sektörün çıkarları üzerine kurulamaz. Hele Irak işgali gibi kapsamlı ve riskli bir konuda tekil sektörel çıkarın bütün ABD kapitalizmine rağmen belirleyici olması mümkün değildir. Diğer bir deyişle, bir tek petrol lobisi ya da Neocon’lar bütün Amerikan sistemini bu kadar radikal ve maliyetli bir projeye sürükleyemez. ABD işgallerini enerji kaynağına indirgediğimizde bu kez Libya (orada ABD enerji şirketleri mesafeli durdular) Afganistan, Suriye gibi ülkelere yönelik müdahale ve işgalleri nasıl açıklayacağız?

Petrol hep stratejik bir konuydu ama işgalin merkezinde değildi. ABD’nin Ortadoğu petrolüne ihtiyacı yoktu, petrol ithalatında bu bölgenin payı giderek azalıyordu. Zaten 2010’larda ABD doğrudan ihracatçı haline gelecektir. Kaldı ki petrol için 21. Yüzyılda bir ülkeyi işgal etmenin maliyetini üstlenmeye gerek yoktu.

İşgal Sonrasında Ne Oldu?

İşgalin Irak petrollerini ele geçirmek için yapıldığını söyleyenler devamında ne olduğu üzerine yeterince detaya girmediler, girmiyorlar. Yaratılan izlenim, işgal sonrasında ABD petrol şirketlerinin petrol sahalarına çöktüğü ve kimseyi yaklaştırmadığı şeklinde. Türkçe ve İngilizce kaynaklar, sonrasında hangi şirketin, hangi koşullarda, hangi sahaları işlettiği gibi kritik gelişmelerden bahsetmiyorlar. Oysa, bundan sonrasında çok karmaşık bir süreç yaşandı. Savaş bitince Paul Bremer’in başında olduğu işgal yönetiminin ilk 13 ay boyunca ülkeyi bir koloni mantığıyla yönettiğini söyleyelim. İşgal zaten uluslararası hukukun ihlalidir ama sonrasında da işgalci devlete hukuki açıdan bazı kural ve yükümlülükler getirir, örneğin anlaşma yapmaması vs. Bunlara hiçbir şekilde uyulmadı ve Bremer ülkeyi kararnamelerle yönetti. Ama bu bir yıl sürdü ve sonrasında yetkiler geçici bir hükümete devredildi. 2005 seçimlerinden itibaren ise ABD Irak hükümetleriyle pazarlık yapmak zorunda kalacaktır.

Irak İşgali ve Küreselleşme Çağında Emperyalizmin Farkı

19. yüzyılda değiliz ve ABD de bunun farkındaydı. O yüzden, Irak’ı kendi ekonomik çıkarı doğrultusunda dışarıya kapatamadı ya da kapatmak istemedi. İşgal sonrasında yapılan şey Irak’ın küreselleşme sürecine dahil edilmesiydi. Bremer yönetimi arka arkaya kararnameler çıkararak ülkeyi serbest pazar ekonomisine dönüştürme sürecini başlattığını ilan etti, ekonomiyi özelleştirmeye, yabancı sermayenin girişine açtı, dış ticareti serbestleştirdi ve Irak adına Dünya Ticaret Örgütüne üyelik için başvurdu. IMF’den ilk borç Eylül 2004’te alındı. Ama birçok kaynak Eylül 2003’te çıkartılan petrol konusundaki ünlü 39. Kararnameden bahsetmedi. Buna göre hidrokarbon ve bankacılık sektörleri özelleştirme dışında kalıyordu. ABD’nin Irak’ın enerji sektörüne çökmesinin önü kapanmıştı. ABD muhtemelen bir yandan ülkede yükselen tepkiden öte yandan petrole konma suçlamasından kaçınmak istedi. 2005 Anayasasından ve hükümet kurulmasından sonra bu kez Irak’ta hidrokarbon yasası tartışması yaşandı, 2007’de bir yasa tasarı sunuldu ama Iraklılar bir türlü kendi içlerinde uzlaşma sağlayamadılar. Anayasa petrolün Irak halkına ait olduğunu açıkça belirtiyordu.

Sonuçta işgalden altı yıl sonra ancak 2009’da arama, çıkarma ruhsatı verilmesi için ilk ihaleler açılabildi. ABD’li yetkililerin petrol yasası hazırlanma sürecine dahil oldukları ve hükümlerini etkilemeye çalıştıkları biliniyor. Bu süre içinde Batılı şirketler bazı bölgelerde hükümetin izniyle saha araştırmaları yapabildiler, teknik destek sağlayabildiler ama hepsi o kadar.

Hepsi Ordaydı!

2009’da ilk ihale açıldığında 44 uluslararası firma ruhsat için başvurdu. Bunlar arasında ABD, İngiliz, Fransız, İtalyan, Çin, Rus, Norveç, İspanyol, Maleyza, Japonya, G.Kore, Brezilya merkezli şirketler vardı. Dahası bu şirketler kendi aralarında gayet uyumlu, “petrol kardeşliği” içinde ortaklıklar kurmaya başladılar. 2010’a gelindiğinde İngiliz BP, Çin PetroChina ile, Rus Lukoil Norveç’in Statoil ve Angola’nın Sonangol’u ile ortaklık kurarak ihale kazanabilmişti (Statoil bir süre sonra Irak’tan çekilecektir). Amerikan devi Chevron, Fransız Total ile ortaklık kurmuş ve birlikte ihaleye girmişler ama Chevron varil başına 1.90 doları beğenmeyerek 7.50 dolardan aşağı inmek istememiş ve ihaleden çekilmişti. Bu süreçte iki tür ruhsatlandırma olduğunu belirtmek gerek. İlki üretim paylaşım anlaşması denen ve çıkarılan petrolden üretici şirkete pay ayrılması anlamına gelen ve genelde yabancı şirketlerin lehine işleyen yöntem. İkincisi ise hizmet sözleşmesi denen ve kabaca varil başına sabit bir ücret ödenmesine dayanan yöntem. Irak hükümeti bu ikincisini tercih etti ve bunun için de petrol şirketlerini fiyat kırmaya zorladı. Örneğin, ExxonMobil, Chevron gibi devler varil başına 4-7 dolar arası gelir isterken, çok sert müzakere yürüten Irak Petrol Bakanlığı şirket payını varil başına 1-1.5 dolara kadar indiriyordu. Yüksek kar oranlarına alışmış ABD’li petrol şirketleri bu durumdan memnun olmadılar ve ExxonMobil gibi bazıları dikkatlerini, üretimden pay vermeye razı olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesine kaydırdılar. ExxonMobil 2011’de Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle anlaşma imzalarken, 2013’te PetroChina, Japon Itochu, Endonezya’nın Pertamina şirketiyle Basra bölgesinde faaliyete geçti Türkiye’den ENKA şirketi de 2015’ten itibaren üretim öncesi aşamada operasyon faaliyetlerine destek olmaya başladı. Shell ise Mecnun sahasında Malezyalı Petronas ve Iraklı kamu şirketiyle ortaklık içinde varil başına 1.39 dolar alarak üretime başladı.

Hepsi Mi Emperyalist?

Görüldüğü gibi ABD’nin işgali açık bir emperyalist girişim iken, bir yandan da “kar küreyici” işlevi gördüğü anlaşılıyor. Bundan sonra ABD işgaline karşı çıkan Fransa, Çin, Rusya, Brezilya, İtalya gibi ülkelerin şirketleri eş zamanlı olarak Irak sahasına girmeye başladılar. Örneğin, Batı Kurna-2 sahasında bir yanda Amerikan ExxonMobil ve Çin PetroChina karşılarında ise Rus Lukoil ile yine Amerikan ConocoPhillips yarıştılar. Şu anki dünya siyasetinin durumuna bakınca kapitalizmin sahadaki uyumundan duygulanmamak elde değil. Çin ve Rus yönetimleri, ABD’nin Irak işgalini ve emperyalizm heveslerini kıyasıya eleştirirken, sahada şirketleri pekala işbirliği içinde çalışabiliyordu. Şikayetleri birbirlerinden değil, daha çok Irak yönetimindendi. Irak’ta petrol/doğal gaz sahasındaki görüntü büyük şirketlerin ulusal kimliklerinden bağımsız, kar güdüsüyle hareket ettikleri, devlet merkezli stratejik çekişmenin değil, şirket ve kar merkezli rekabetin hakim olduğu bir enerji pazarı içindeki oyun gibiydi. ABD işgalini eleştiren hiçbir devlet, bu işgalin günahlarına ortak olmayalım dememiş, bu kirli ve kanlı işgalin bir parçası olmamayı düşünmemiş. Hepsi gerektiğinde ABD ve İngiliz şirketleriyle ortaklıklar kurup emperyalist girişimden kendilerine düşen payı artırmaya çalışmış ve bu durum halen de bir şekilde devam etmekte.

Irak’ın Getirdiği Zorluklar

Genel olarak Batılı petrol şirketleri Irak’ta iş yapmaktan çok şikayetçiler. Dünyanın en büyük petrol şirketleri, işgal sonucu harap edilen bir ülkede yeterince kar edemediler diye üzülecek halimiz yok. Ama sonuçta emperyalizmin nasıl işlediğine baktığımızda, Batılı şirketlerin savaşarak girilen Irak’tan neden şikayetçi olduklarını ve 150 milyar varil petrole sahip hem de çıkarma maliyetinin çok düşük olduğu bu ülkeden çıkmaya çalıştıklarını da anlamamız gerekiyor. Shell, BP, ExxonMobil, ConocoPhillips Irak’tan hisse satarak çekiliyorsa o zaman bu işgalin anlamı ne diye sormamız gerekiyor. Genel algılamanın ötesinde petrol şirketleri yerel aşiretler, Iraklı yetkililer, bazen yerel halk, çeşitli bürokratik mekanizmalarla başetmek, çeşitli silahlı grupların tesislere ve personele saldırına maruz kalmak, her aşamada rüşvet vermekle, kurulamayan hükümetlerle vs uğraştılar. Birçok durumda bu sorunları aşamadıklarında 2017’den sonra ülkeden çekilme görüşmeleri başladı.

Çin’in Artan Ağırlığı

Enteresan bir şekilde ABD işgali sonrası bu ülke merkezli petrol şirketleri doğrudan kar kaygısıyla hareket ettiler. Karlı buldukları alanlara girip, yeterince verimli olmayan ve kar getirmeyen girişimlerden çekildiler. ABD yönetimlerinin çekilmeleri durdurmaya çalıştığına dair bir işaret yok. Çekilmeden rahatsız olan tersine Irak yönetimi oldu. Örneğin ExxonMobil Batı Kurna sahası için kurulan şirketteki yüzde 32’lik hissesini yine aynı oranda hissesi olan Çin’e satmak isteyince Iraklı yetkililer “bari yerinize yine ABD’li şirket gelsin, denge Çin lehine bozulmasın” dediler, bu olmayınca 2022’de Irak Ulusal Petrol şirketi bu hisseyi almak zorunda kaldı. BP’yi ise Iraklı yetkililer çekilmemesi konusunda ikna ettiler. Shell ise 2017’de Mecnun petrol sahasından tamamen çekilerek Basra’da gaz üretimine destek sağlamakla yetindi.

Çin şu anda Irak’taki en büyük oyuncu haline geldi aynı zamanda Irak’ın en büyük petrol ithalatçısı oldu. 2019’da ise Irak Kuşak ve Yol Girişiminin bir parçası olmayı kabul etti. Alışıldık bir şekilde Çin’den gelen altyapı alanındaki yatırımları petrol ile ödemeyi kabul ettirdi. Bu da ülkede Çin’in ağırlığının artması gibi başka bir tartışmayı başlattı.

Enerji uzmanları Batılı şirketlerin kar güdüsüyle hareket ederken, Çinli kamuya ait petrol şirketlerinin arkalarına devlet desteğini alarak stratejik kaygılarla hareket ettiğini, bu şirketlerin çok düşük kar marjlarını ve çalışma, güvenlik, yolsuzluk gibi konuları çok sorun etmediklerini, her şeye rağmen Irak’ta kalma konusunda kararlı olduklarını belirtiyorlar.

Irak hükümetinin ülkedeki petrolü tüm sahalarda tek başına çıkaracak, tesisleri modernize edecek finansal kaynağı, teknolojik yeterliliği yok. O yüzden yabancı şirketlerin faaliyetlerine ihtiyaç duyuyor. Bu durum Saddam döneminde de böyleydi ve ABD yaptırımları bu türden yatırımların önünde engel oluyordu. Irak ile ilgili en önemli sorunlardan biri petrolden elde edilen gelir maalesef halka yansımaması, büyük kısmının siyaset katında paylaşılması, bir kısmının da kar transferleriyle şirketler tarafından yurt dışına aktarılması. Dünyanın en büyük rezervlerinin bulunduğu Basra bölgesinin yokluk içinde olması bunun en çarpıcı örneği.

ABD’nin Irak işgali korkunç bir olaydı ve bölgeyi altüst etti. Binlerce insanın hayatına maloldu. Eğer istediği istikrarsız bir Irak idiyse, ki işgal sonrası alınan kararların çoğu buna hizmet etti ve bunun öngörülememiş olması mümkün değil, bunda başarılı oldu.

Yine de, işgal sonrası çıkarılan yasalar, uygulamaların hiçbiri doğası gereği tek bir ülkeyi kayırmaya yönelik olmadı. Örneğin, sözleşmelerin 20-35 yıllık yapılmasından bütün şirketler aynı derecede faydalandılar. Sonuçta, bir ülkeyi petrol olduğu için işgal etmekle, işgal edince kendi petrol şirketlerine alan açmaya çalışmak arasındaki önemli bir fark var. ABD Irak’ı işgal etti ama küreselleşme dinamikleri içinde kendisine kapatamadı. ABD’nin işgal ve sonrası için üstlendiği ekonomik maliyetle karşılaştırılınca varil başına alınan paraların bir anlamı kalmıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar