TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Kumaşa işlenen ışık: Ertuğ Pasajı’nda Zeki Müren’in payet ustası

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Kavaklıdere’de Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru yürüyüp pasajların alt katlarına indiğinizde Ankara’nın hafıza yüzleriyle karşılaşırsınız. Bir zamanlar aydınlar, sanatçılar, elçilik mensuplarının gündelik yaşam ihtiyaçlarının karşılandığı o pasajlarda şimdilerde ışık azalır, ortam ıssızlaşır, ses değişir, zaman yavaşlar. O koridorlarda örücüler, sahaflar, terziler, çantacılar sessizliğin sonunu bekler. Her biri küçük dükkânlara sığmış gibi görünür, ama aslında bu kentin belleğinde geniş yer kaplayan hayatların taşıyıcısıdır.

Bu pasajlar bir dönemin üretim biçimlerinin, gündelik hayat pratiklerinin ve ustalık ilişkilerinin biriktiği kentsel bellek katmanlarıdır. Her dükkân, yükü ağır bir hafıza taşıyıcısıdır. Yaşamı sessizce kaydeden, görünmeyen...

Ulus’ta Kızılay’da küçük esnafın yaşadığı Kavaklıdere’ye, Gaziosmanpaşa’ya çıktığınızda da benzerdir. Ama başka bir düzende karşılar sizi. Vitrinler büyümüş, kumaşlar hafiflemiş, üretim hızlanmıştır. Yüksek moda artık burada, daha görünür, gelinlikler, sezonluk tasarımlar, hızla değişen beğeniler…

Ama aynı hattın üzerinde, Kavaklıdere’de Ertuğ Pasajı’nın alt katına indiğinizde bu parıltının ardında kalan bellek ile karşılaşırsınız.

whatsapp-image-2026-03-29-at-14-43-38-2.jpeg

Dükkân küçük hikâye büyük

Küçük bir terzi dükkânı. Kapının dışında prova mankenleri, içerde dar bir tezgâh ve azalan iş. O dükkândan içeri adım attığınızda bir zamanlar sahneleri titreten kostümlere eli değmiş bir usta karşılar sizi: Ali Topçu, nam-ı diğer Ali Usta.

Bu dükkân, ilk bakışta sıradan bir terzi dükkânı gibi görünür. Oysa derin sohbette burada yalnızca kumaşın değil, zamanın kendisinin de kesilip biçildiği görülür. Çünkü bu mekân, Ankara’nın sahne ile kurduğu ilişkinin görünmeyen arka yüzlerinden biridir.

Ali Usta’nın meslek serüveni, bu şehrin zanaat tarihinin tipik ama bir o kadar da özgün bir örneği. Makedonya’nın Kocacık Köyü’nden göç eden bir ailenin çocuğu olarak başlayan hayat, Amasya’dan İzmir’e, oradan Ankara’ya uzanır. 1967’de Kızılay’da ABC Mağazası’nın yanındaki pasajda Abdullah Usta’nın yanında çıraklıkla başlayan bu yolculuk, onu kısa sürede dönemin en önemli modaevlerine taşır.

Zeki Müren’in sahne kostümlerine diken Faize Sevim’in atölyesi Abdullah Usta’nın üst katındadır. Ama ceketler ve üzerindeki süslemeler Abdullah Usta’nın işidir. Ali Topçu o günleri şöyle anlatıyor: "Zeki Müren'in sahne kıyafetleri işlemeli, Faize Sevim yapardı ama ceketleri dikemezdi. Abiyeci olduğu için ceketleri biz dikerdik… Yeşilimsi mavili bir ceketin işlemesini yaptım. Pembe bir ceket kol ağızlarını işledim. Gömleğinin yakasıyla manşetini işledim. Abdullah Usta beni Faize Sevim’in atölyesine gönderirdi incelikleri öğreneyim diye."

Ali Topçu için Faize Sevim’de geçirdiği bu öğrenme yolculuğu bir eşik gibi. Burada öğrendiği teknikle birlikte ölçü, oran, sabır ve sahneye yakışan form ve kumaşın estetize edilmesi, yani işin sanatı. Kumaşın bedenle kurduğu diyalog, parıltılı ışık altındaki yansımaları atölyede keşfedilirdi, sahnede deneyimlenirdi. Bu bir zanaatın zamanla demlenme hâli.

Payet ustalığı ışık mühendisliği

Bu nedenle Ali Usta’nın yaptığı iş diğer terzilik işlerinden biraz daha farklı. O, kumaşı yalnızca kesmez, ona bir kimlik verir bir duruş kazandırır, milim milim işler. Beden ile kostüm arasında estetik bir strüktür kurar, uyumlu ve dengeli bir yapı oluşturur. İşte bu nokta atölye ile sahne arasında görünmeyen mimari bir bağ oluşturur. Payet ustalığı bu yüzden zordur. Sabır ister. Kumaşın yüzeyine yalnızca süs değil, ışığın kendisi işlenir. İnce bir iğneyle, neredeyse görünmez bir ritimle payetleri tek tek yerleştirilirken, aslında sahnenin ışığını önceden kurgulayan ışık mühendisliğidir yapılan. Her bir pulun yönü, aralığı ve yoğunluğu, ışıkla birlikte oluşturduğu gölgesi ve yansıması rastlantısal değildir. Yıllara sâir biriktirilen gözün eğitimi ve sezgisi ile yoğrulmuş bir deneyimdir. Işık nereden gelecek, beden nasıl hareket edecek, kumaş nasıl akacak, hepsi bu incelikli hesabın birer parçasıdır. Bu yüzden payet ustasının işi sadece yüzeyde parlayan süslemeler değildir. Kumaşa işlenmiş sabır, estetik ve hesaplanmış ışıktır.

“Sanat Güneşi” Zeki Müren sahneye çıktığında, işte bu ince işçilikle ışığı güneş gibi yansıtan o gösterişli ceketlerde Abdurrahman Usta ile payet ustası olan Ali Topçu’nun emeği, özeni, sabrı ve saatler süren alın teri parlar.

O atölyede Bülent Ersoy için hazırlanan kıyafetler de Zeki Müren’inki gibi sahne öncesi ritüelin bir parçasıdır. Bu nedenle terzi ile sanatçı arasındaki ilişki, üretici ile müşteri ilişkisinin ötesine geçer, karşılıklı bir güven ve hassasiyete mekân olur. Ali Usta Bülent Ersoy’un kıyafet ritüelini şöyle anlatır: "Prova için yanına geldiğimde Bülent Ersoy önce dua etti. Şaşırdım tabii… Giyerken, soyunurken dua ederdi. Annesi ile yaşardı. Onların evine çok gittim, iş götürdüm, getirdim."

Bu ilişkiler ağı, Ali Usta’nın terziliği öğrenme deneyimi, payet ustalığı, Türk Amerikan Derneği’nde Amerikalı bir ustadan aldığı kalıp çıkarma sertifikası, incelikte ustalaşması dükkânını sıradan bir üretim mekânı olmaktan çıkarır. Burası, parıltılı sahnelerin ışıkları altında sahnenin görünmeyen tarafının biriktiği bir bellek mekânına dönüşür.

Zaman kesişmesi gelecek belirsizliği

Ancak bugün bu mekânda Ali Usta dertli. Bir zamanlar sahne kostümlerinin üretildiği tezgâhın üzerinde payet işleyen, kalıp çıkartan eller, onu biçimlendiren akıl, artık paça kısaltır, ceket daraltır. Bu geriye gidiş bir zanaatın artık sona doğru gidişidir.

O dükkânda zaman kesişir. Süreklilik ve bilgi üzerine kurulan bir meslek kapitalizmin hız ve geçiciliği ile kesilir. Bu kesişme ve kesilme, geçmişi olan mekânların geleceğini belirsizleştirir.

İşte bu yüzden Ali Usta’nın hikâyesi, yalnızca bireysel bir hayat hikâyesini barındırmıyor. Neoliberalizmin üretim ilişkilerinin köklü zanaatları nasıl bitirdiğinin de hikâyesi… Ve bu hikâye Ankara’da çırakları olmayan zanaat ustalarının ortak hikâyesi aynı zamanda bilgi birikiminin örselenmesi ve değersizleştirilmesi.

Ali Usta "Biz son kuşağız. Üzgünüm, arkadan yetişen yok, çırak yok, heves eden yok… Benimle bilgi mezara gidecek" derken hem sitemli hem öfkeli.

Bu yüzden Ertuğ Pasajı’nın alt katındaki bu küçük dükkân, bir terzihaneden çok bir dönemin sürekliliğinin kesilip biçildiği ama ortaya yeni bir kostümün çıkmadığı geçmiş ile şimdi arasında üretim ile tüketim bandında bellek ile unutma arasında duran kritik bir eşik.

Ve o eşikte, inatla çalışan makas kumaşı değil, birikmiş bilgi birikimini, kentin belleğini kesmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN Arşivi