TEZCAN KARAKUŞ CANDAN
Kumaşın mimarları: Ankara pasajlarında terzilerin suskun makasları
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN
Ankara’da Kızılay’da, Ulus’ta hanların ve pasajların kuytu yerlerinde bulunan küçük dükkânlarında, bir zamanlar sadece kumaşların değil, koskoca bir devrin, umutların ve göç hikâyelerinin biçilip dikildiği terzi dükkânlarını bulabilirsiniz.
Vitrinlerinde terzi yazan bugünlerde sadece paça kıvırıp fermuar değiştiren, tadilat yapan bu dükkânların içine adım attığınızda sizi sadece ütü buharı ve makine yağı kokusu karşılamaz. O küçük dükkânlarda büyük bir devrimin başkentteki kılık kıyafet evrimine, yoksul Anadolu köylerinden kopup gelen çocukların yaşam mücadelesine, Ermeni ve Yahudi zanaat ustalarının el verdiği bir döneme, geçmişi bugüne getiren mirasa, kumaşların o tok kokusuna tanıklık edersiniz.
Osmanlı döneminden buyana bu topraklarda terzilik zanaatı büyük ölçüde Ermeni, Rum ve Yahudi zanaat ustalarının ellerinde şekillenir. Bu ustalar ince işçilikleriyle, yetenekli makaslarıyla sadece modaya yön vermekle, insanları giydirmekle kalmamış, zanaatın dilini yazarken geleceğini şekillendirecek ustaları da yetiştirerek kuşaktan kuşağa bir kültürel geçirgenliği de biçip dikmişlerdir.
Bugün Ankaralı terzilerin hangisine gitseniz, anlatılan hikâyenin derinliğinde o ustaların izini mutlaka bulursunuz.
Efes Pasajı’nda çıraklık hikâyesi
İzmir Caddesi’nde Efes Pasajı’ndayız. Bayram Usta’nın kapısını çalıyoruz.
1963 Kırşehir doğumlu olan Bayram Uruç 11 yaşında ilkokulu bitirir bitirmez bir başına Ankara’ya gelir ve terzi çıraklığına başlar. Birkaç ay akrabalarında kalan Bayram daha sonra çırak olarak girdiği dükkânda yatıp kalkar. 13-14 yaşında ise artık aldığı parayla ayrı bir eve çıkar. Bayram Usta yoksulluğun çocukları nasıl gurbet yolcusu yaptığını şu sözleriyle anlatıyor: “Biz köyde 11 kardeştik. Köyde kalsam ne yapacaktım? Arkada bir şey yok. 1000 dönüm arazin var, çalış desen yok, hiçbir şey yok. Ya çoban olacaktın ya çiftçilik yapacaktın. Mantıklı olarak çıktım geldim."

Bayram Uruç ana kucağının sıcaklığını Kırşehir’de bırakarak 1974 yılında ustası Mehmet Bahattin Topal’ın yanında çıraklığa başlar ve onunla tam 27 yıl baba oğul gibi çalışırlar. Bayram Usta terzilikte 52 yılı geride bırakıyor. “Artık tadı tuzu kalmadı, ne eski kumaşlar, ne eski işler kaldı” derken, şimdi rahmetli olan Ermeni Mişon Usta’yı da anmadan geçmiyor. Bayram Usta’nın belleğinde, ziyan edilen kumaşlara hayat veren Mişon Usta’nın yeri apayrı: “Mişon usta çok güzel şapka dikerdi. Bütün dükkânları dolaşır, kaliteli kumaş artıklarını alırdı. Şapka için zaten çok fazla kumaş gitmezdi. O küçük kumaş parçaları için ufak bir ücret de öderdi. O parçalardan çok güzel şapkalar dikerdi.”
Terzilik bizim vatanımız oldu
Yusuf Dinç 1954 yılında Kırşehir Tatık Köyü’nde doğar. Dokuz kardeşli bir ailenin çocuğu olan Yusuf Usta da Bayram Usta gibi yoksulluğunu çocuk sırtına yükleyip o da 11-12 yaşında Ankara’ya sığınır. Ailesini köyde bırakır. Altındağ’daki bekâr evlerinde kalarak hayata tutunmaya çalışır. Seyyar satıcılıkta şansını aramaya çalışan Yusuf 1965 yılında terziliğe adım atışını şöyle anlatıyor: "Bizim köylü bir çocuk vardı, terzide çalışıyordu. Beni de götürdü yanına. Ben yoksa seyyar satıcılık yapacaktım. Ondan sonra terzilik bizim vatanımız oldu işte."
Yusuf Usta'nın vatanımız dediği terzilikteki çok kültürlülüğe sohbetinin içerisinde yer vermeden geçmiyor.
“Şu elindeki cetvellerin hepsi Ermeni ismidir. “Ceketlerin içindeki ceplerin adı Orfa cebi, Peto cebi... Hepsinin ismi değişik ama yüzde 90'ı Ermeni, Yahudi ismidir” derken el aldığı mesleğin duayenlerine vefa borcunu ödüyor. Ulus’ta Çarşılı Han’da Cumhur Usta’nın yanında çıraklığa başlayan Yusuf Usta 61 yıldır kesiyor, biçiyor, dikiyor… Bir zamanlar bürokratlara, milletvekillerine kıyafet diken usta şimdi tadilat işleri ile mesleğin bitişine sitem ediyor.

İlkokulu bitirir bitirmez ustalarının ellerine, makasların soğuk metaline sarılan bu çocuklar, Cumhuriyet’in başkentinde modern yaşamın kıyafetlerini biçip dikerken kendilerini yetiştirecekleri bir vatan bulmuşlardı. Çocuk yaşta makası ellerine alan Anadolu çocukları ustalarından sadece terziliği öğrenmediler. Rekabetin değil, dayanışmanın, "komşusu siftah yapmadan kendisi iş almayan" o eski ahi ahlakının inceliklerini de öğrendiler.
Çıraklıktan ustalığa terfi edenler ustalarını minnetle anarken, Yusuf Usta’dan ustası Cumhur Usta’nın 84 yaşında ve hâlâ terzilik yaptığını öğrenerek bu kez yolumuzu Ulus’a Çarşılı Han’a çeviriyoruz.
Çarşılı Han’da bir ömür
Ulus’ta Posta Caddesi’nde sıra sıra dizilmiş işhanlarını geçerek yolun sonundan sola dönüyoruz ve Çarşılı Han’ın ikinci katında Cumhur Usta’nın dükkânındayız.
Cumhur Ören 1942 yılında Eskişehir’de doğar. Babası fabrikada çalışırken kolunu kayışa kaptırıp 1955 yılında vefat edince analığı ile birlikte Nallıhan’a gelirler. Terziliğe 13 yaşında orada başlar. İlk ustası Mustafa Algül’dür. Orada bir yıl çalıştıktan sonra Ankara’da Osman Kubay’ın yanına çırak olarak giren Cumhur Ören, Osman Usta’nın yanında çıraklıktan ustalığa kadar uzanır. Ulus İşhanı ve Merkez Apartmanı’nda çalışır, terziliğini geliştirir. O yıllarda Ulus İşhanı’nda Ermeni Piyer Usta ve Antuan Usta’nın varlığından saygıyla bahseder.

Askerliğini bitirdikten sonra 22 yaşında Çarşılı Han’da kendi dükkânını açan Cumhur Usta artık kendi işinin patronudur. Danıştay üyelerine, Yargıtay üyelerine, devlet memurlarına, banka çalışanlarına, milletvekillerine bu küçük dükkânda kıyafetler diker, dünyanın işini yapar.
“Artık öyle takım elbise gömlek diktiren nesil kalmadı. Kaliteli kumaşlar Sümerbank kumaşları yok. Sadece tadilat/paça işleri yapıyoruz” diyen Cumhur Usta, konfeksiyon ürünlerini şu sözlerle eleştiriyor: "Şimdi dikilen elbiselerde yapışkan çalışıyorlar. Tela mela işçilik yok yani.”
Göç yollarından kumaşın mimarlığına
Zamanla bu çok kültürlü tezgâhlar Anadolu'nun çorak topraklarından yoksulluktan kaçıp gelen çocuklara yuva olmuştur. Kırşehir'den, Yozgat'tan, Eskişehir’den çocuk yaşlarda Ankara’ya gelip Ulus'un, Altındağ'ın bekâr evlerinde kalarak bir zanaata tutunmaya çalışan o köy çocukları, yıllar içinde bu dükkânlarda birer "kumaşın mimarı" olarak yetişirler…
Sümerbank kumaşları ve kalıbı çıkartılmış bir dostluk
Kumaşın mimarlarının en büyük şansları ise dönemin efsanevi yerli kumaşlarıdır. Eski ustalar o yılları anlatırken derin bir iç çekerler. Çünkü o dönem Sümerbank'ın, İpekiş'in veya Kula'nın ürettiği kumaşların sarsılmaz kalitesi ile iz bıraktığı zamanlardı.
Bir ceketin omzuna o vakur duruşu veren kıl telanın elde santim santim işlenişi, ağır bir Sümerbank kumaşının makasla buluştuğunda çıkardığı o tok ve kendinden emin 'hart' sesi, sadece bir üretim anı değil, bir kumaşın bedene, bir emeğin kimliğe dönüştüğü o asil ritüelin başlangıcıydı.
Bu dükkânların kapısından sadece kumaşlar değil, Ankara’nın entelektüel ve siyasi hafızası da geçerdi. Mimarlar Odası’nda, TMMOB’de ve İnsan Hakları Vakfı’nda başkanlık yapan mimar Yavuz Önen’in hikâyesi, bu zanaata duyulan güvenin yaşayan bir kanıtı gibidir. Önen’in belleğinde Ulus İşhanı’ndaki Ermeni asıllı Piyer Usta, sadece bir terzi değil, Sümerbank kumaşlarını sanata dönüştüren bir dosttur. Önen o günleri şöyle anlatıyor: "Piyer ile ticari bir ilişkinin ötesinde çok dost bir ilişkimiz vardı. Ona hem Sümerbank'tan aldığımız kumaşları götürüp takım elbise diktirirdim hem de pardösü, palto dikerdi. İyi bir ustaydı. Terziler genel olarak sosyal insanlar ama Piyer'inki biraz farklıydı; sohbetimiz çok güzel olurdu."

Yavuz Önen’in aradan geçen onca yıla rağmen 1960’lı yılların ikinci yarısında Sümerbank kumaşından diktirdiği ve bugün hâlâ özenle sakladığı Piyer’in diktiği o palto, sadece bir giysi değil, Sümerbank’ın kalitesi ile Piyer Usta’nın 'maharetli ellerinin' buluştuğu, zamana direnen bir dostluk yadigârıdır.
"Ters yüz" edilen hayatlar
Tüketim çılgınlığının ve "kullan at" modasının henüz toplumu esir almadığı o yıllarda, bir takım elbise yıllarca giyilir, özel günler için terziye aylar öncesinden siparişler verilirdi. Giysilerin rengi güneşten solduğunda veya yıprandığında atılmaz, terziye getirilerek dikişleri sökülüp kumaşı "ters yüz" edilerek yeniden dikilirdi.
Bu ters yüz sadece kumaşa ait değildi. O dükkânlarda zamanın hırpaladığı hayatlar da 'ters yüz' edilerek yeniden kurulurdu. İğne deliklerinden geçen her iplik, eskiyen bir ceketi değil, Yavuz Önen’in bugün hâlâ sakladığı pek çok giysi yok olurken hala giyilebilir kalitede ve durumda olduğu o palto gibi Ankara’nın o asil ve sarsılmaz alışkanlıklarını şehre yeniden iğnelerdi. Şimdilerde ise kumaşlar ters yüz edilmiyor, o zarif dönemin ruhu ve hatıraları altüst ediliyor.
Mesleğin sonu: Al, giy, kaldır, at, yenisini al…
Ancak bu incelikli zanaatın da bir alacakaranlığı vardı. Zamanın ve kapitalizmin acımasız çarkı, modayı "değişkenlik" ve hız olarak dayattı. Sümerbank'ın o nefes alan, tok ve sağlam kumaşlarının yerini ne olduğu belli olmayan naylon ve sentetik kumaşlar aldı. Sentetiğin istilası… Ceketlerin içine özenle "kıl tela" işleyen, elde aylarca dikiş diken o eski ustaların el emeği değersizleştirildi. Fabrikasyon yapışkanlara, ucuz işçiliğe ve "al, giy, kaldır at, yenisini al " mantığıyla çalışan hazır konfeksiyona yenik düştü. Kıyafetlerde yaşamlar gibi tek tipleşti, aynılaştı.
Anadolu’dan yoksul köy çocukları olarak yaşama tutunan Bayram Usta’nın, Yusuf Usta’nın, onlara ustalık yapan öksüzlüğüne Ankara’nın bağrında teselli bulan Cumhur Usta’nın, ortak ve en derin yarası, bu köklü mesleğin artık sona gelmesi ve yeni çırak yetişmemesidir.
Suskun makaslar
Şimdilerde o koca ustalar, Kızılay ve Ulus pasajlarında sıfırdan takım elbise dikmek yerine pantolon paçası kıvırarak, gömlek yakası çevirerek, fermuar değiştirerek yani tamirat/tadilat yaparak ayakta kalmaya çalışıyorlar... Ortak feryatları ise ağır kiralar ve sigorta masrafları yüzünden artık tezgâhların ardında hiç çırak yetişmemesi devletin mesleğe destek vermemesi...
Ustaların gözlerindeki hüzün, koca bir zanaatın bitiş ilanı, yıllarca verilen emeğe, biriktirilen bilgiye değer verilmemesinin hüznü…
Eğer Ankara’nın pasajlarına yolunuz düşerse, o eski terzihanelerden gelen makine seslerine iyice kulak verin. Orada sadece pantolon paçası kıvrılmıyor. Küçük yaşta gurbete çıkan o yoksul köy çocuklarının alın teri, umutları, Ermeni ustaların yadigârları, Cumhuriyet’in modern yaşantısının asil zarafeti, Sümerbank kumaşlarının hatırası o iğne deliklerinden süzülerek tarihe karışıyor.

Her şeye rağmen, "Bizde rekabet yoktur, makinemizi ortak kullanır, yemeğimizi beraber yeriz" diyen o güzel esnaf dayanışması ise hâlâ o küçük dükkânlarda direniyor. Makaslar yavaş yavaş sussa da, bellek o işlemeli kumaşların kıvrımlarında yaşamaya devam ediyor.
Kent hafızasına vefa borcu, kamusal sorumluluk
Ancak bu suskunluk sadece bir mesleğin vedası değil, devasa bir bilgi birikiminin de sessizce yok oluşu demektir. Ustaların parmak uçlarındaki yıllardan damıtılmış bilgi birikimleri, kalıp çıkarma, elde ilik açma teknikleri ve kumaşa verilen o eşsiz formun zanaat henüz nefes alırken dijital arşivlerle kayıt altına alınması, genç kuşaklara aktarılması, zanaatın sürdürülebilirliği için çıraklık desteği verilmesi bir lütuf değil, yönetenlerin Ankara’nın kent hafızasına olan vefa borcu ve kamusal sorumluluğudur.