NATO vetosunda dağ fare doğurdu

Seçim yaklaştıkça Erdoğan en iyi öğrendiği oyunu bir kez daha oynadı. Önce sorun çıkaran, içeriye ve dışarıya oynayan, sonunda geri adım atan bir dış politika hamlesi daha yaptı. Artık giderek tanıdık gelen bu tarz deşifre edilmiş durumda. Erdoğan şahsileşmiş dış politikasında bir şablona dönüşen bu yöntemi, bu kez İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecinde kullandı, önüne gelen bu fırsatı kaçırmadı. Veto konusunu yüksek sesle, daha çok tribünlere oynamak için kullandı.

NEDEN VETO?

Türkiye veto yetkisinin bulunduğu bu uluslararası örgütte, yeri geldiğinde veto kullanmaktan çekinmiyor. Geçmişte 1970’lerde Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönüşünden, Çiller’e kadar birçok hükümet bunu denedi. Erdoğan hükümetleri de geçmişte veto konusunu gündeme getirdi ama hiçbirinde çok uzatmadan uzlaşmaya varıldı. Buna dair örnekleri daha önceki yazımda vermiştim.

Öncelikle belirtmek gerekirse Türkiye genel olarak NATO genişlemesine karşı değil. Hatta, Finlandiya Başbakanı, veto konusu gündeme gelince “kafasının karıştığını”, Erdoğan ile bir ay önce yaptıkları bir görüşmede, kendisinin Finlandiya’nın üyeliğini desteklediğini söyledi. Bu açıklama yalanlanmadı, kimseyi de şaşırtmadı. Bir Erdoğan klasiği olarak görüldü.

Erdoğan bu hamleyle birden fazla kazanç sağlamaya çalıştı. Bir defa Erdoğan dış politikada bir süredir Batı’ya elinde hala bazı kozların bulunduğunu göstermeye çalışıyor. Kendi varlığını ancak Ege, Suriye, NATO gibi alanlarda ya veto yetkisini ya da Türkiye’nin sahip olduğu askeri güç üzerinden gösteriyor. Bunun kendisi yeni olmamakla birlikte aynı anda ileri sürülüyor olması yeni bir dış politika taktiği. Bunların hepsinin geçici, kısmen iç politikaya dönük, oyun kurucu değil, oyun bozucu olduğunu göstermeye dayalı hamleler olduğu biliniyor. Batı’da Erdoğan uzun süredir çözülmüş, anlaşılmış bir aktör.

Veto sürecini Erdoğan yönetimi içeride gayet iyi yönetti. Yaklaşık beş hafta boyunca bu konu konuşuldu, dış politika gündemini oluşturdu. Bu süreçte İsveç ve Finlandiya’nın ılımlı tutumu, bir an önce sorunu çözüp üyelikleri Madrid zirvesine yetiştirmeye odaklanan NATO Genel Sekreteri'nin Türkiye’yi kollayan tavrı da etkili oldu.

Erdoğan açısından akıllıca bir hamleydi çünkü bir yandan milliyetçi-muhafazakar seçmeni hedeflerken, yine muhalefeti zorladı. İşin içine Kürt meselesi, PKK-PYD, Batılı ülkeler, NATO vs. gibi temalar girince yalnızca muhalefet partilerini değil muhalif seçmeni de aynı hizaya getirebiliyor. Bu da eski ve artık eskimiş bir taktik. Dış ve güvenlik politikalarında elde edilen gösterişli kazanımların kalıcı olmadığı görülse de kamuoyu bir süreliğine oyalanmış oldu. Erdoğan’ın Türkiye’nin haklarını her ortamda savunan bir lider olduğu yeniden hatırlatıldı, imajı parlatıldı.

ABD’NİN TAVRI

Vetonun asıl hedeflerinden biri ABD idi. Herkesin bildiği gibi Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine ABD büyük önem veriyordu ve Ukrayna işgalinin sıcaklığı içinde bu konuyu halletmek istiyordu. Bu Erdoğan’ın en sevdiği uluslararası ortamdı. Pazarlığı perde gerisinden ABD ile yapmak istediyse de, Biden yönetimi bunun Türkiye ile İsveç ve Finlandiya arasında bir sorun olduğunu söyleyerek en azından görünürde bu sürecin bir parçası olmayı reddetti. Teknik olarak bakıldığında haklıydı, bir üye olarak konu ABD’yi doğrudan ilgilendirmiyordu. Biden’in dış politika ekibi, Obama döneminin devamı ve Erdoğan’ın dış politika yapma şeklini ezberlemiş olduklarından, Erdoğan’ın bunu ABD ile ilişkilerde ne kadar sorun varsa halletmek için kullanmak isteyeceğini hemen anladılar. Eğer bir pazarlık yapıldıysa da, bu daha sessiz, tek bir konu ve kapalı kapılar ardından yapılmış olmalı. Erdoğan F -16 satışını gündeme getiriyor ama bu anlamlı bir pazarlık değil çünkü yönetim zaten bu satışı istiyor, burada engel olan Kongre. F-16 pazarlığını denemiş ise bunu yanlış kurum ile yapmış olduğu anlamına gelir.

MUTABAKAT METNİ NE SÖYLÜYOR?

Madrid zirvesi öncesinde Erdoğan, İsveç, Fin başbakanları ve NATO Genel Sekreteri'nin biraraya gelip altı saat sonra uzlaştıkları metin kopartılan gürültünün karşılığı değil. Genel olarak baktığımızda dört konuda mutabakat sağlandığı görülüyor:

1- İsveç ve Finlandiya teröre karşı Türkiye’ye destek olacaklar,

2- Bu iki ülke PKK, PYD ve FETÖ’ye destek olmayacak,

3- Türkiye’ye uygulanan ambargo kaldırılacak,

4- İsveç ve Finlandiya, Türkiye’nin AB’deki Ortak Güvenlik ve Savunma Politicası ve PESCO’ya katılımına destek sağlayacaklar.

Ambargonun kaldırılması dışındaki hususlar genel ve muğlak. Öncelikle her iki ülke de zaten PKK’yı terör örgütü olarak tanımlıyorlardı. Dolayısıyla, Türkiye’ye terörle mücadelesinde destek gibi klişe bir ifadenin fazla bir anlamı yok. Mutabakat metninin 5. Maddesinde İsveç ve Finlandiya’nın PKK ve diğer örgütlerle bunların uzantıları, bunlarla ilişkili ve bunlardan esinlenmiş kişi ve network’lerin faaliyetlerini engellemeyi yükümlendikleri yazılı. Bunun devamı olarak her iki ülke de ceza yasalarında terörist eylemlerin tanımını genişletmeyi kabul ettiler.

İsveç ve Finlandiya’da PKK ve Kürt siyasetine yönelik bir sempatinin olduğu ve faaliyetlerine ses çıkarılmadığı biliniyor. Bu konuda bir kısıtlama gelse de, bunun ne kadar kalıcı olacağı, faaliyetlere ne ölçüde yansıyacağı belirsiz. Olası senaryo, bu iki ülke üye olduktan sonra Türkiye’nin rahatsızlıklarını dile getirmesi, Erdoğan’ın yüksek perdeden şikayet etmesi, bu ülke büyükelçilerinin Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak Türkiye’nin mutabakata uyulmasının beklediğinin hatırlatılması vs. olacak.

İsveç Ekim 2019’dan itibaren Türkiye’ye yönelik olarak bir silah ambargosu uyguluyordu. Her ne kadar Türkiye’nin en büyük silah tedarikçisi olmasa da, silah ihracatı gibi karlı bir satışın serbest bırakılmasının bile Türkiye’ye ödün olarak görülmesi ilginç. Bu somut bir diplomatik kazanım sayılabilir, bir ambargo sona eriyor. Ama sorun şu ki, Türkiye’nin savunma sanayii ve güvenliği açısından kritik önemi olmayan bir kazanım.

Türkiye’nin önem verdiği bir diğer konu olan sınır dışı etme konusunun ise yine ucunun açık bırakıldığı görülüyor. İsveç ve Finlandiya, Türkiye’nin bu konudaki taleplerini göz önüne alıp terör şüphelileri hakkında bilgi paylaşacaklar ve Avrupa Sınırdışı Etme Sözleşmesi'ne uyacaklar. Burada da fazlasıyla genel geçer ve bu iki ülkenin hareket alanını oldukça geniş tutacak bir dil kullanılmış. Belli ki, Türkiye bu konuyu yazıya dökmek istemiş, İsveç ve Finlandiya ise yazıya dökülmesine itiraz etmemiş ama herhangi bir bağlayıcı hükme de yanaşmamış.

Yine terörün finansmanı ve dezenformasyon gibi genel konulara değinilmiş ama bunlar da son derece genel geçer ifadelerle belirtilmiş.

İlginç bir nokta olarak Türkiye her nasılsa Avrupa Birliği’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası'na katılımı için destek maddesini de araya sıkıştırmış. Bu ülkelerin NATO üyeliğine destek verirken, “Siz de benim AB savunma sistemi içinde yer almamı destekleyin” diyor. Bu aslında 1990’lardan kalan bir pazarlık konusu. AB 2009’da başlattığı, 2017’den itibaren hız kazandırdığı PESCO (Permanent Structured Cooperation) adı verilen Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği ile ortak güvenlik ve savunma konusunu hayata geçirmeye başladı. Türkiye’nin bu PESCO işbirliği sürecine katılım talebine şu ana kadar olumlu bir karşılık verilmemişti. Öyle görünüyor ki, Türkiye bu vesileyle, bir kez daha İsveç ve Finlandiya üzerinden şansını denemek istiyor.

Bütün bu konularla ilgili olarak da Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın bir ortak mekanizma oluşturacaklarını söylemeleri aslında konunun nereye varacağına delalet ediyor. Bu tür mekanizmaların çoğunlukla birkaç toplantı sonrasında ilerlemediği ve kağıt üzerinde kaldıkları ve zaman içinde unutulduğu biliniyor.

Sonuç olarak etkisiz bir ambargonun kalkması dışında ortada somut bir durum, kazanım yok. İsveç ve Finlandiya zaten terör örgütü olarak kabul ettikleri PKK’ya destek vermemeyi kabul ettiler. Terör tanımının genişletilmesinin etkilerini ileri göreceğiz. Bu iki ülke NATO üyesi olduktan sonra PKK’ya yakın grupların faaliyetleri devam ederse bunun hiçbir yaptırımı olmayacak. Türkiye protesto ile yetinecek, Erdoğan belki kandırıldık diyecek, Batı’nın güvenilmez ve ikiyüzlülüğünden dem vuracak.

Bu mutabakatta PYD açık bir şekilde terör örgütü olarak tanımlanmıyor. Metnin herhangi bir yerinde "PYD/YPG terör örgütüdür" ya da "Bu ülkeler PYD’yi terör örgütü olarak tanır" demiyor. Kullanılan ifade “Finlandiya ve İsveç YPG/PYD’ye ve Türkiye’de FETÖ olarak bilinen örgüte destek sağlamayacak” şeklinde (Finland and Sweden will not provide support to YPG/PYD, and the organisation described as FETÖ in Türkiye). Burada da İsveç zaten en başından beri PYD/YPG’ye silah satmadığını söylüyordu. Dolayısıyla, söylediği bir şeyi teyit etmiş olmanın ötesine geçmedi.

Şöyle bir mutabakat için bir aydan uzun bir süre kamuoyunu oyalamak bu hükümete gayet uygun bir davranış oldu. Şu türden bir metin pekala birkaç gün içinde yapılan müzakerelerle bakan yardımcıları düzeyinde hazırlanabilirdi.

Erdoğan yine NATO içinde kalarak, hatta AB güvenlik yapılanmasında daha fazla yer almaya çalışarak anti-emperyalisti oynayabildi. Kendi seçmenine bu cılız mutabakatı büyük bir zafer, İsveç ve Finlandiya özelinde Batı’yı NATO’yu dize getirdiği söylemiyle sunacak. Bunun alıcısı zaten çoktan hazır. Erdoğan dış politikası giderek daha başından sonu belli bir filmi izlemeye benziyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar