Selman, Biden’ın bileğini büktü mü?

ABD Başkanı Biden ihmal ettiği söylenen Ortadoğu seyahatine başladı. Ziyaret kritik bir dönemde gerçekleşiyor. Bir yandan Biden seçim kampanyası sırasında Suudi Arabistan ve Prens bin Selman hakkında “parya” ifadesini kullanmış, öte yandan Ukrayna savaşı ve enerji maliyetleri yeni sorunlar çıkarmaya başlamıştı. Bölge ülkelerini içine alan bu ziyaret ABD için Ortadoğu’nun sahip olduğu stratejik önemi teyit etmesi ve angajmanının devam ettiğini göstermesi açısından önem taşıyor. ABD geçmişten farklı olarak bu yeni küresel ortamda bölgede Rusya ve Çin ile de rekabet etmek zorundu kalıyor. Bu yazıda Biden’in önemli müttefiki Suudiler ile ilişkileri ekseninde kendi söyleminden geri çekilmesine yol açan küresel dinamikleri tartışacağım.

ARTAN ÖZERKLİKLER

Soğuk Savaş döneminden kalan, Körfez ülkelerinin ABD’nin sözünden çıkmayan, ona güvenlik açısından tamamen bağımlı emirlik ve şeyhliklerden oluştuğu yolunda bir algı vardı. Küresel sistemde Çin’in yükselmesi ve Rusya’nın dış politikada daha aktif olması nedeniyle bu ülkeler dış politikalarında yeni arayışlara girdiler, dış politikalarını çeşitlendirmeye başladılar. Örneğin, Çin lideri Şi 2016’da Riyad’ı ziyaret edip “Strateik Ortaklık” ilan ederken, Çin genel olarak bilişim, altyapı ve teknolojik işbirliği gibi alanlarda bölge ülkelerine yatırım yapıyor.

Günümüzde Suudi Arabistan Çin’in en büyük petrol tedarikçisi haline geldi. Yine, BAE ve Katar emirleri Şubat 2022’deki Pekin Kış Olimpiyatlarına katılarak orada Şi ile görüştüler, ondan bir ay önce Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman, Bahreyn dışişleri bakanları ve Körfez İşbirliği Örgütü genel sekreteri Pekin’e gittiler. Çin 2020’ye gelindiğinde Körfez İşbirliği Örgütünün en büyük ticaret ortağı oldu. Artık Çin’in Yemen’in hemen karşısındaki küçük Cibuti’de ABD’nin deniz üssüne yakın bir deniz üssü var. Öte yandan BAE, Katar, Mısır, İsrail ve Suudiler hepsi Rusya ile yakın sayılabilecek ilişkiler kurdular. Örneğin, BAE BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi iken önüne gelen Rusya’yı kınama kararında çekimser kaldı. Dahası Körfez ülkeleri Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmayacaklarını açıkladılar.

ABD 1970’lerin sonuna doğru petrolün yüzde 70’ini OPEC ülkelerinden alırken, 2020’ye gelindiğinde kendisi net petrol ihracatçısı oldu. Körfez ülkelerine günümüzde bir petrol alım bağımlılığı yok. Bölge ülkelerinin ABD ile güvenlik ilişkileri devam etmekteyse de, artık daha geniş bir hareket alanına sahipler. Hem ellerindeki ekonomik imkanlar hem de küresel gelişmeler ABD-Körfez ilişkilerini dönüştürdü. Bölgede ve bu bölge üzerine çalışanlar buna “stratejik tarafsızlık” politikası diyorlar. Bölge ülkeleri yaptıkları birçok açıklamada ABD-Çin geriliminin parçası olmak istemediklerini söylediler. Aynı süreç Ukrayna savaşında da yaşanıyor. Bunu en açık bir şekilde Suudilerle ilişkilerinde takip etmek mümkün.

SUUDİ ARABİSTAN’IN YERİ

Suudi Arabistan dünyanın en büyük üç petrol üreticisinden biri olarak, coğrafi konumu vb nedenlerle ABD için hep çok önemli bir ülke oldu. 1945’teki Roosevelt Kral Faysal görüşmesinde kurulan ABD’nin rejim güvenliği sağlaması karşılığında petrol konusunda uyumlu işbirliği ve petrolün dolarla satılması, elde edilen gelirin ABD Hazine bonosu, finans kuruluşları ve diğer alanlara yatırılması şeklindeki stratejik işbirliği ve pazırlık bugüne kadar süregeldi. Günümüzde Suudilerin ABD’deki varlıklarının toplamı 800 milyar doları buluyor. Fakat ABD’nin dikkatini ve stratejik ağırlığını Asya bölgesine çevirmesi, Trump döneminde ilişkilerde bir canlanma olsa da, Biden yönetiminin mesafeli tavrı ABD’nin bölgeyle ilişkilerini tekrar sıkıntıya soktu.

Bu arada Biden, Prens Selman’ın suçlandığı Kaşıkçı cinayeti raporunun yayınlanmasına izin verdi ve onu doğrudan muhatap almaktan kaçındı. Demokrasi ve insan hakları konusunu dış politikasının merkezine oturtacağını söyleyen Biden’a pek inanan olmamıştı ve Biden mecburen bu ziyareti ve Selman’la olası görüşmesini Washington Post gazetesine yazdığı bir yazıyla açıklamaya çalıştı. Ziyarete kendi partisi dahil demokrat kesimlerden gelen eleştiriler ise cılız kaldı.

SUUDİLERİN GÜCÜ

Tabii ki karşımızda ABD’nin dışarıdan ortağı olduğu çok kirli bir rejim var. Ülke kaynaklarının Suud ailesi arasında paylaşıldığı, bu düzenin sürmesi için dini görünümlü baskıcı bir politika izleyen, Yemen’de hiçbir işe yaramayan ve korkunç insani drama yol açan bir savaş yürüten ve dünyada dinci gericiliğin baş finansörü olan bir ülkeyle karşı karşıyayız. Bunlar bilinen şeyler. Cari dış politikaya baktığımızda Suudi Arabistan’ın gücü yalnızca sahip olduğu petrol rezervinden gelmiyor.

Elindeki araçları bir süredir etkili kullanan bir yönetim var. Suudi yönetimi Rusya’yı 2016’da OPEC+ denilen ve örgütü tam üye olmadan işbirliği yaptığı bir mekanizmaya dahil olmaya ikna etti. Hemen bir karşılaştırma yapmak gerekirse Erdoğan yönetimi, elinde petrol kartı olmasa da, Türkiye gibi çok fazla sayıda farklı imkan ve araçları olan bir ülkeye dış politikada Suudi Arabistan kadar bir alan açamadı.

Öncelikle Suudiler petrol konusunda ABD iç siyasetini etkileyecek bir araca sahip olduklarının farkındaydılar. Hatta, Selman geçtiğimiz Şubat ayında Çin ile petrol ticaretini Yuan üzerinden yapabilecekleri haberini yaptırarak, ABD’ye göz dağı verebildi. Bu şimdilik gerçekçi bir tercih değil, Biden yönetimi karşısında pazarlıkta el yükseltme amacı taşıyan ber blöftü.

ABD ise bir süredir petrol ihraç eden bir ülke olarak bu türden fiyat dalgalanmalarından muaf kalacağı gibi bir inanışa sahipti ama bu hesap tutmadı. Birkaç büyük şehir dışında herkesin araba sahibi olup arabayla işe vs gittiği ABD’de benzine gelen zam genel olarak yüzde 9 civarındaki yıllık enflasyon oranından çok daha önemli. Konfora alışmış Amerikalılar için tahammül ötesi bir durum.

İkincisi petrol fiyatlarının yüksek olması Rusya’nın enerji ihracat gelirlerini artırıyordu ve bunun için de ABD Suudilerden petrol arzını artırmasını istiyordu. Böylece fiyatlarda bir düşüş sağlanacak ve Rusya’nın savaşı finanse eden gelirlerinde bir azalma yaşanacaktı. Savaşa hazırlıksız yakalanan ve Rusya’dan kömür, petrol ve özelikle doğal gaz alımını sıfırlayamayan Batı (daha çok Avrupa), kendisi bir yandan bu alımlarla Rusya’yı finanse ederken, en azından gelirini dolaylı yoldan azaltmaya çalışıyor. Her ne kadar OPEC+ geçtiğimiz Haziran ayında petrol arzını artırma kararı aldıysa da bu hem sınırlı kaldı hem de fiyatlar üzerinde beklenen etkiyi göstermedi. Biden yönetiminin doğrudan ağırlığını koyarak Suudileri üretimi artırmaları için ikna etmesi gerekiyor. Bu gezinin asıl amaçlarından biri bu.

GÜVENLİK BOYUTU

Körfez ülkeleri için uzun süredir tehdit kaynağı İran ve bu ABD için büyük avantaj. Hem Rusya, hem de Çin’in İran ile ilişkileri gayet iyi. İsrail ise geçmişte el altından ortaklarıyken artık açık bir şekilde ya tanıyıp diplomatik ilişki kurdukları ya da ilişki kurmaktan çekinmedikleri bir bölge ülkesi. ABD bir süredir bölgeye öncelik vermediği ve bunun da müttefiklerini yeni arayışlara ittiği gibi yorumlar yaygınlaşınca, hem stratejik bağın devam ettiğini göstermek, hem de güvenlik konusunda özellikle hepsini kapsayacak entegre bir hava savunma ağı kurma önerisini getirmek zorunda kaldı. İsrail’in merkezinde olacağı, Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE, Irak, Ürdün ve Mısır’ın içinde olacağı radar ve hava savunma silahlarından oluşan bir koruma kalkanı geliştirme çabası var. İçinde İsrail olduğu için Irak ve Katar şimdilik bu projeye sıcak bakmıyorlar.

FİLİSTİN HEP KAYBEDEN

Filistin sorunu 20. yüzyıl boyunca Ortadoğu’nun en önemli, en belirleyici konusuydu. Uzun süredir çok marjinalleşti. Bölgenin dinamikleri çok değişti. İsrail tarihinde en güvenli dönemini yaşıyor. Artık bölge ülkelerinin tanıdığı bir aktör. Bu giderek artacak gibi görünüyor. İran dışında İsrail karşıtı bütün aktörler, Saddam, Kaddafi, Esad ya tasfiye edildi ya çok zayıflatıldı. Filistin hareketi hem kendi içinde bölündü hem de hamisi kalmadı. Biden, bir önceki Trump yönetiminden farklı olarak Filistin’e daha yakın duruyor ama bunlar hep detay.

Filistin’e ekonomik yardımı artırdı, yeni bütçe açıkladı, hastane yapmak için fon ayırdı, yerleşimcilere karşı, Netanyahu’ya mesafeli ama hepsi bu. Sahadaki durumu, Filistinlilerin sıkıntısını giderecek bir gelişme yok ve olmayacak. Rusya ve Çin’in Ortadoğu’da etkisinin artması Filistin sorununa hiçbir katkı sağlamadı. Bu iki ülke ABD ile girdikleri rekabette tıpkı onun gibi Ortadoğu’nun gerici güçleri, Suud ailesi, diğer emirlikler ve Netanyahu ile gayet iyi ilişkiler kurdular. Filistin’i desteklemenin herhangi bir stratejik kazanç sağlamayacağının gayet farkındalar. Zayıf bir aktöre oynamanın zaman kaybı olduğunu iyi biliyorlar.

Biden göreve geldikten sonra Avrupa’ya üç kez, Uzak Doğu’ya bir kez ziyarete gittikten 18 ay sonra Ortadoğu’yu ziyaret ediyor. Obama ilk denizaşırı seyahatini Türkiye’ye, Trump yine Ortadoğu’ya yapmıştı. ABD hegemonyasının küresel sisteme hakim olmakta zorlandığını, bu türden gelişmelere artık kendisinin de uyum sağlamaya başladığını tekrar hatırlatmak gerek. Aklına gelmeyecek iki rakibi var artık. Geçmişte petrol ve doğal gaz zengini bu ülkeler ABD’ye petrol satıp aldıkları doları gene ABD finans sistemine aktarıyorlardı. Bu sistem artık kısmen devam ediyor. Çin bu ülkelerin en büyük ticaret ortağı olma yolunda. Ellerindeki dolar fazlası Çin’den tüketim malları ithalinde de kullanılıyor. Bu yeni bir durum. ABD ilk kez bölge siyasetinde bu kadar zorlanmaya başladı.

Güvenlik konusunda ise hiçbir başka büyük güç ABD’nin yerini tutabilecek durumda değil. ABD bu rahatlıkla da hareket ediyor. Ama Körfez ülkeleri yavaş yavaş Rusya ve Çin’den silah, füze sistemi alma konusunda zemin yoklamaya başladılar. Bunlar da yeni gelişmeler.

ABD Rusya ve özellikle Çin’i çevrelemek, stratejik ağırlığını Hint-Pasifik’e vermek için Ortadoğu’yu öncelikler sıralamasında alt sıraya indirdi. İronik bir şekilde bu kez Rusya ve Çin, ABD’nin bıraktığı boşluğu hızla doldurmaya başladı.

Biden yönetiminin demokrasi odaklı politikasının en işlemeyeği yer Ortadoğu. Küresel rekabetin kızıştığı bu dönemde, ABD samimi bile olsa, böyle bir politikaya yer olmadığını, bunun bir retorik, bir fanteziden öteye geçemediğini gördük. ABD içinden bu dönüşe gelen açıklama ise, ABD ne zaman insan hakları konusunu sorun haline getirse, bundan Rusya ve Çin’in daha fazla yararlandığı şeklinde oluyor. Örneğin ABD uzun süredir tutuklu bulunan bazıları çifte vatandaş insan hakları, kadın hakları savunucuları için girişimde bulunuyor. En son yedi Temsilciler Meclisi üyesi Biden’a mektup yazarak ve tek tek isimleri sayarak bu konuda daha zorlayıcı bir girişimde bulunmasını istediler.

Ortadoğu ve Körfez bölgesi ABD’nin elinden kayıp gitmiyor, bağları hala güçlü. Ama bunun için daha fazla bedel ödemek zorunda artık. Bu yeni Ortadoğu’da baş etmekte zorlandığı rakipleri ve bu rakipleri ABD’ye karşı Türkiye’den çok daha etkin bir şekilde birbirine oynayabilen müttefikleri var. En son noktada bilek güreşinde Selman Biden’in bileğini büken taraf oldu.

Önceki ve Sonraki Yazılar